İçereği Atla
İhtisas Medya
  • Ana Sayfa
  • Din İnanç
  • Aile Toplum
  • Kültür Medeniyet
  • Bilim Teknoloji
  • Dil Edebiyat
  • Dua Musiki
İhtisas Medya
      • Ana Sayfa
      • Din İnanç
      • Aile Toplum
      • Kültür Medeniyet
      • Bilim Teknoloji
      • Dil Edebiyat
      • Dua Musiki

    Ailede Hak Dağılımı

    17 Haziran 2026 yazan
    ercandede
    | henüz yorum yok
    ALLAHIN HAKKI

    Hak, yüce Allah'ın isimlerinden biridir. Yüce Allah haktır; O'nun varlığı hak, hükmü hak, sözü hak, vaadi haktır ve olması muhakkaktır. Hak, kâinata konmuş ilâhî bir dengedir; hak sahibine hakkını vermemek bu dengeyi bozmaktır. Hak, her varlığa verilmiş özel bir imtiyazdır; bunu ona lâyık görmemek, Cenâb-ı Hakk'a itirazdır. Hak, Cenâb-ı Hakk'ın çizdiği bir sınır, verdiği bir hüküm, belirlediği bir ölçüdür. Bu sınırı aşmak, hükme uymamak, ölçüyü dikkate almamak zulümdür. Dünya tarihinde zulümle payidar, isyanla bahtiyar olmuş kimse yoktur. Yüce Allah her varlığa bir hak belirlemiştir; bu hakkı korumasını istemektedir. Üzerimizde kendi nefsimizden sonra sırasına göre annemizin, babamızın, hanımın veya kocanın, kardeşin, komşunun, arkadaşın, dostun hatta düşmanın bile hakkı vardır. İnsanlar gibi hayvanların da hakkı vardır. Eşyanın, malın mülkün kendine has birer' hakkı olduğu gibi hayatın, zamanın, ömrün, aklın, ilmin, sevginin, gözün, kulağın ve benzeri bütün, nimetlerin de birer hakkı vardır. Bu hak, Cenâb-ı Hakk'ın onlara karşı yapmamızı istediği şeyleri yapmak tır. Nefsimize ağır gelse de hakkı sahibine teslim etmelidir. Bu konuda Efendimiz (s.a.v), şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü insanlar çıplak, sünnetsiz ve yanlarında hiçbir şey olmadan mahşer yerine tirilir. Sonra Allah Teâlâ, herkesin işiteceği bir ekilde şöyle seslenir: Hüküm ve mülk sahibi benim, hesabı görecek de benim. Bugün hiçbir cehennemlik kimse cennetlik birinden hakkını almadan cehenneme girmeyecek; önce hakkını alacak, sonra ateşe girecek. Aynı şekilde cehennemlik birinde hakkı olan bir cennetlik de ondan bu hakkını almadan cennete girmeyecek. Bu hak, bir tokat vurmak dahi olsa bile onun hesabını görürüm." Bunun üzerine Allah Resûlü'ne, "Bizler yüce Mlah'ın huzuruna çıplak, sünnetsiz ve yanımızda hiçbir şey olmadan geleceğiz, bu ödeşme nasıl olacak?" diye soruldu; Allah Resulü şu cevabı erdi: "Alacaklıya, kendisine haksızlık edenin iyiliklerinden verilir, iyiliği yoksa alacaklının kötülüklerden ona yüklenir." (Ahmed, Müsned, 3/495; Hâkim, Müstedrek, 2/437-438; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/345-346.)

    ANNE BABANIN HAKKI

    Kulun üzerinde en büyük hak, yüce Yaratıcı'nındır. Bütün âlem O'nun mülküdür.Bütün insanlar O'nun kuludur. Asıl hak mülke sahip olanındır. Bu durumda bütünhamd, şükür, övgü, sevgi, hürmet, hizmet yüce Allah'a aittir ve O'na lâyıktır.Var olmak, varlık âleminde hayat bulmak insan için en büyük bir nimettir.Ruh, kalp, akıl, idrak, anlayış, göz, kulak, dil, el, ayak, hareket gibi insanahas özelliklerle donatılmak en büyük ikramdır. Hidayete ve hak yoluna ulaştırılmak, İslâm dini ile şereflenmek tarifi imkânsız bir ihsandır. Bunları verene vefa gerekmez mi? Bunca nimet bir şükür ve teşekkür istemez mi? Elbette ister. Nimete şükür üç şekilde olur:1. Nimetin kimden geldiğini bilmek, ona minnet duymak, kendisini sevmek, övmek ve yüceltmek. 2. Nimetin üzerinde onu verenin hakkı olduğunu kabul etmek ve o nimet ile sahibine isyan etmemek. 3. Nimeti ve vereni gizlememek, ulaştığı nimete sevinmek ve onu halka ilân etmek. Ulaştığı nimette halkın hakkı varsa onlara haklarını vererek, sevinç ve şükürlerine sebep olmak.Yüce Yaratıcımız'ın kulu üzerindeki hakkı, kulun O'na hiçbir şeyi ortak koşmadansadece O'na ibadet ve kulluk yapmasıdır. Yüce Allah'ın kulu üzerindeki hakkıöyle büyüktür ki bunu bilen bütün peygamberler, melekler ve sâlihler, yüce Allahiçin canlarını vermişler, sonra bunu az bularak,"Allahım bizi affet, seni hakkı ile tanıyıp yüceltemedik, ancak biz sana şirkkoşmadan huzuruna geldik" demişlerdir. (bk. Heysemî, Mecmau'z- Zevâid, 1/51-52)  Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri bir defasında, Allah Teâlâ'nın kulları üzerindeki hakkını anlatırken şu sohbeti yaptılar "Rabbü'l-âlemin'in yüceliği ve hakkının büyüklüğü âhirette anlaşılır. İnsan ölünce gözünden perde kaldırılır, hakikat güneş gibi ortaya çıkar. Âhiret hakikat âlemidir. Herkes asıl hüküm, şerefmülkün kime ait olduğunu orada bilir. Efendimiz (s.a.v), yüceAllah'ın hakkının ne adar büyük olduğunu şöyle bildirmiştir:'İnsan âhirette şunu anlar: Eğer kul anasından doğduğu andan itibaren yaşlanıpölene kadar başını yere koyup devamlı secdede bulunsaydı (ve hep Rabb'iniövseydi) yüce Allah'ın rızâsı karşısında bu çok az kalırdı. (Ahmed, Müsned, 4/185; Taberânî, el-Kebîr, 17/122; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1/51) Efendimiz (s.a.v), yüce Allah'a şirk koşmadan ölen kulun da yüce Allahüzerinde bir hakkı ve alacağı olduğunu haber vermiştir. Bu hak, Allah'ın müminkulunu affedip azap etmemesidir." (Buhârî, Cihâd, 46, Libâs, 101; Müslim, İmân, 38-39) Aslında kulun kendisinden kaynaklanan bir sebeple yüce Allah üzerinde bir hakkıve alacağı olmaz; fakat yüce Allah kendisine şirk koşmayan kulunu affetmeyikendisi için bir hak görüp müminlere rahmetini vaad etmiştir. O'nun vaadi hak,gerçekleşmesi muhakkaktır.

    Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de kendisine ibadetten sonra anne babaya itaatiemretmiştir. Çünkü insanın varlığının hakiki sebebi Allah Teâlâ'dır; zahirîsebebi de anne ve baba yapılmıştır.Dinimizde yüce Allah'ın hakkından sonra gelen en büyük hak, anne baba hakkıdır.Bu öyle büyük bir haktır ki yüce Mevlâ, âyetlerde kendi hakkının peşinden hemenanne babanın hakkını zikrederek şöyle buyurmuştur:"Rabb'in sadece kendisine kulluk etmenizi  ve anne babanıza güzel muameleyapmanızı emreder. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsakendilerine 'öf bile deme, onları azarlama, her ikisine de yumuşak ve güzel sözsöyle. Onlara karşı şefkatli ve alçak gönüllü ol. Onlar için şöyle dua et:'Rabbim, onlar beni küçükken yetiştirip büyüttükleri gibi şimdi de sen onlaraacıyıp merhamet et' " (İsr a 23-24)Bundan daha güzel ifade olmaz.Yani, anne ve babanıza iyilik ederek ve onlara acıyarak muamele ediniz. Onlaryaşlandıkları zaman, onlara sert söz söylemeyiniz. Onların hizmetini seve seveyapınız; çünkü onlar daha önce sizin için nice fedakârlıklar yapmışlardı. Onlarayumuşak ve kibar söz söyleyiniz.İbn Ömer (r.a) âyet-i kerimeyi şöyle tefsir etmiştir: "Anne ve babaya hitapederken, 'Babacığım, anneciğim' demelidir."Atâ b. Ebû Rebâh (rah) bu âyet-i kerimenin tefsirinde, "Onların yanındakonuşurken, gözü onlara doğru çevirmeden, kendilerine dik dik bakmadankonuşmalıdır" demiştir.Yine Atâ b. Ebû Rebâh, "Onları azarlama"âyetini, "Onlara karşı elini silkeleme" diye tefsir etmiştir. (İbn Kesîr,Tefsir, 5/2082 (Beyrut 1998)).Mücâhid (rah) ise şöyle demiştir: "Anne babanızı isimleri ile çağırmayınız.Onları yalanlamayınız. Onlarla yumuşak konuşunuz. Onlara boş söz söylemeyiniz."Hasan-ı Basrî (rah) "...o ikisi (anne ve baban) için öf bile deme..." âyetinişöyle tefsir etmiştir:"...Annen ve baban senin yanında iyice ihtiyarlayıp lâzımlık tutunurlarsa öfdeme, kendilerini azarlama ve def-i hacette bulunduklarında burnunu tutma! Çünkü sen küçükken onlar senden i ğrenmiyorlar ve burunlarınıtutmuyorlardı..."

    Anne babaya iyilik yapmak, onlara dil uzatmamak, onlara karşı gelmemek onlaraitaattendir. Anne babaya karşı gelmek, kendilerini dil veya hal ile incitmekbüyük günahtır. Dinen mahzurlu olmayan hususlarda anne babaya karşıgelmemelidir."Bana şükret, anne babana da teşekkür et" (Lokman 31/14) âyetinin tefsirinde büyük müfessir Süfyân b. Uyeyne (rah) şöyle demiştir:"Kim beş vakit namazı kılarsa yüce Allah'a şükretmiş olur. Kim de beş vakitnamazın peşinden anne babasının affı için dua ederse onlara teşekkürü yerinegetirmiş olur." (Kurtubî, el-Câmi; cüz 24, s. 61) Tabiînin büyüklerinden Kâ'b el-Ahbâr (rah) demiştir ki: "Allah Teâlâ, kul, anne ve babasına âsi olduğu zaman, onu helak etmekte aceleeder. Kul, anne ve babasına iyilik ve ihsanda bulunduğu müddetçe ömrübereketli olur. Onlara yapılacak iyilik, bir şeye ihtiyaç duyduklarında güç nisbetinde hacetlerini gidermektir." Bir adam Resûl-i Ekrem'e (s.a.v) geldi ve, "Yâ Resûlallah! Babam malımıelimden almak istiyor,ne yapayım?" dedi. Server-i Alem (s.a.v) ona,"Sen de malın da babanındır" buyurdu. (Ebû Davud, Büyü, 79 (nr. 3530); ibn Mâce, Ticârât, 64 (nr. 2291-2292); Ebû Nuaym, Hilye, 5/378) Abdullah b. Ömer (r.a), annesini sırtına almış tavaf yaptıran bir kişi gördü. Adam İbn Ömer'e (r.a), "Ey İbn Ömer! Böyle yapmakla annemin hakkını ödemiş olur muyum?" diye sordu, ibn Ömer, "Onun hakkının yüzde birini ödeyemezsin. Ancak iyi bakarsan ona yapacağın küçük hizmete çok sevap verilir" buyurdu. (Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 11; Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, cild 8. cüz 15, 57.) Hasan-ı Basrî (k.s) Kabe'yi ziyaret ve tavaf ederken bir zat gördü. Adam arkasında bir zenbil ile tavaf ediyordu. Ona, "Arkadaş, arkandaki yükü koyup öyle tavaf etsen daha iyi olmaz mı?" dedi. O zat, "Bu arkamdaki yük değil, babamdır. Bunu Şam'dan yedi kere buraya getirip tavaf yaptırdım; Çünkü bana dinimi, imanımı o öğretti. Beni İslâm   ahlâkı ile yetiştirdi" dedi. O zaman Hasan-ı Basrî hazretleri adama dedi ki: "Kıyamet gününe kadar böyle arkanda getirip' tavaf yapsan, bir defa kalbinikırmakla bu yaptığın hizmet boşa gider ve yine bir defa gönlünü yapsan, bu kadar hizmete karşılık olur."İmam Kurtubî (rah) demiştir ki: "Anne babaya iyilikte bulunmak, onlara itaat etmek, sadece müslüman anne babaya mahsus değildir. Anne baba kâfir bile olsalar onlara iyilik yapılır." Amr b. Mürre el-Cühenî (r.a) şöyle rivayet etmistir: Bir kişi, Resûlullah Efendimizin (s.a.v) yanına geldi ve; "Ey Allah'ın Resulü, ben beş vakit namazı kılıyorum, ramazan-ı şerif orucunu tutuyorum, zekâtımı veriyorum ve haccımı yapıyorum. Benim yapmam gereken başka bir şey var mı?" diye sordu. Efendimiz (s.a.v); "Kim anne ve baba hukukuna riayet ederek bunları yaparsa peygamberlerle ve sıddıklarla beraber olur" (Münzirî, et-Tergîb, nr. 3688.)buyurdu. Biri Efendimiz'e (s.a.v), "Biat için sana geldim; ancak geride anne babamı ağlar vaziyette bıraktım" deyince, Efendimiz (s.a.v); "Anne babana dön; onları ağlattığın gibi güldür"' (Ebû Davud, Cihâd, 31 (nr. 2528); Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 13; Nesâî, Bîât, 10) buyurdu. Selemeoğullan'ndan biri Resûlullah'a (s.a.v) gelerek; "Yâ Resûlallah! Annem ve babam vefat ettiler. Acaba onlara yapabileceğim bir iyilik var mı?" diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v): "Evet, vardır. Bunlar, anne babana hayır dua etmen, affedilmelerini istemen, vasiyetlerini yerine getirmenn, yakın akrabalarını ziyaret edip haklarını koruman ve onların samimi dostlarına ikramda bulunmandır" buyurdu. (Buhârî, Edebü'l Müfred, nr. 35, Ebû Davud, Edeb, 118; İbn Mâce, Edeb, 2) Ebû Ümâme (r.a) anlatıyor: Bir adam, "Ey Allah'ın Resulü, anne ve babanın çocuk üzerinde hakları nedir?" diye sorunca Resûl-i Ekrem, "Onlar senin cennet veye cehenneme girme sebebindir; kendilerine ona göre davran" buyurdu. (İbn Mâce, Edeb, 1 (nr. 3662))

    Anne babanın çocuğu üzerinde on hakkı vardır: 1. Anne baba aç oldukları zaman onları doyurur. 2. Giyeceğe muhtaç oldukları zaman, eğer gücü yeterse onları giydirir. 3. Hizmete muhtaç iseler onların hizmetini görür. 4. Onlar kendisini çağırdıkları zaman onların davetine icabet eder ve hemen yanlarına gider. 5. Bir şey emrettikleri zaman emirleri günah olmadığı müddetçe yerine getirir. 6. Anne baba ile konuşurken yumuşak konuşur. 7. Onları isimleri ile çağırmaz. 8. Onlarla beraber yürürken arkalarından yürür.9. Kendisi için istediğini, onlar için de ister, kendisi için istemediği bir şeyi onlar için de istemez. 10. Kendisine dua ettiğinde, yüce Allah'tan onlar için de af ve mağfiret diler. Vefatlarından sonra anne babayı razı etmek üç şeyle mümkün olur: 1. Çocuk, Allah Teâlâ'nın emirlerine uyup yasaklarından sakınmak suretiyle sâlih olursa. Çünkü anne baba çocuklarının sâlih olmasına sevinmesi kadar hiçbir şeye sevinmez. 2. Anne babanın akraba ve dostlarını ziyaret etmekle. 3. Anne baba için Allah Teâlâ'dan af ve mağfiret dilemek, onlar için sadaka vermek ve iyilik yapmakla. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Biz insana"... 'Bana şükret, anne babanıza da teşekkür et' diye vasiyet ettik. Dönüş banadır." (Lokman 31/14.) "4. Allah Teâlâ, anne ve babaya şükrü, kendisine şükürle birlikte zikretmiştir. Demek ki Cenâb-ı Hakk'a şükür, anne babaya teşekkürle tamam ol'ur. Kim Allah Teâlâ'ya şükreder, fakat anne ve babasına teşekkür etmezse, onun şükrü kabul olmaz. Bu konuda Efendimiz (s.a.v) bizleri şöyle uyarmıştır: "Allah Teâlâ'nın rızası, anne ve babanın rızâsındadır. Allah Teâlâ'nın gazabı, anne ve babanın gazabındadır." (Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 2; Tirmizî, Birr, 3) Abdullah b. Amr (r.a) şöyle rivayet etmiştir: Bir adam Resûlullah'ın (s.a.v) huzuruna geldi ve, "Yâ Resûlallah! Sizinle beraber cihada gelmek istiyorum" dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) ona, "Annen ve baban var mı?" diye sordu; O da, "Var" deyince. Resûlullah (s.a.v), "Onların yanında bulun, senin cihadın budur, onlara hizmet et" buyurdu (Buhârî, Edeb, 3; Müslim, Birr, 1 (nr. 5); Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 20) Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuş tur: "Allah'ın bir kimseden razı olması babasının rızasına bağlıdır. Allah'ın gazabı da babanın gazabına bağlıdır. " (Tirmizî, Birr, 3 (nr. 1899)) Efendimiz (s.a.v) bir defasında hutbe verirken, "Burnu yere sürtülsün, burnu yere sürtül sün" buyurdu. "Kimin, yâ Resûlallah?" dediler. "Anne ve babasından biri veya ikisi yanında ihtiyarladığı   halde (onlara yapacağı hizmetle) cenneti kazanamayan kimsenin"  buyurdu. (Müslim, Birr, 3; Tirmizî, Daavât, 100; Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 21; Ahmed, Müsned, 2/254.) Sahabeden biri, Efendimiz'e gelerek, "Yâ Resûlallah! En önce kime iyilik edeyim?" diye sordu; Efendimiz (s.a.v), "Annene"buyurdu. "Sonra kime?" diye sordu; Efendimiz (s.a.v) yine, "Annene" buyurdu. Üçüncü defa aynı soruyu sordu, yine, "Annene" buyurdu. "Sonra kime?" diye sorunca; Efendimiz (s.a.v), "Babana ve sonra sırasıyla akrabalarına" buyurdu. (bk. Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1; ibn Mâce, Edeb, 1 (nr. 3658); Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 3)  Annenin, babadan önde tutulması, annenin çocuk için daha çok zahmet çekip yorulması, ona karşı daha şefkatli olması ve çocuğa hizmetinin çokluğundandır. Hz. Musa aleyhisselâm, Tûrisînâ'da Hak Teâlâ ile özel konuşma yaparken, "Yâ Rabbi! Âhirette benim komşum kimdir?" diye sordu. Cenâb-ı Hak ona, "Yâ Musa! Senin komşun, falan yerdeki, falan kasaptır" diye (a.s) Hz. Musa (a.s), hemen bahsedilen kasabın yanına gitti. Kasap Hz. Musa (a.s)’ya iman ediyor fakat kendisini tanımıyordu. Hz. Musa (a.s) adama, "Beni misafir eder misin?" diye rica etti. Kasap olur dedi, beraberce eve gittiler. Yemek zamanı gelince, kasap bir parça et pişirdi. Duvardaki asılı zenbili aşağı indirdi, içinde bulunan ve zayıflıktan iki büklüm olmuş bir kadına eti yedirdi, suyunu içirdi, üstünü başını temizleyip zenbile koydu. Hz. Musa (a.s), "Bu senin neyindir?" diye sordu. Kasap, "Annemdir. İhtiyar olup bu hale geldi. Tek başına oturamayıp düştüğü için böyle zenbilin içine koydum. Her sabah, akşam bu şekilde hizmetini ben görüyorum" dedi. Kasap annesine yemek verirken, annesi, "Yâ Rabbi, ben oğlumdan razıyım, sen razı ol, oğlumu cennette Hz. Musa'ya (a.s) komşu şu eyle" diye dua ediyordu. Hz. Musa (a.s) bu duayı işitti. Kasaba dönerek, "Müjde sana, Allah Teâlâ annenin duası kabul etti, senin günahlarını affetti ve seni cenette bana komşu yaptı" buyurdu. Muhammed b. Münkedir (r.a) gecelerini ibadetle geçirirdi. Ama annesi kendisinden sabaha kadar ayaklarını ovmasını istediğinde namazını bırakıp annesinin isteğini yerine getirirdi ve bu hareketi nafile namazından daha üstün sayardı.(Ebû Nuaym, Hilye, 3/150)

    Anne babaya iyi davranmak farz, kötü davranmak haramdır. Yüce Allah'a şirkten sonra en büyük günah, anne babayı haksız yere incitmek ve haklarını çiğnemektir. Allah Teâlâ, "Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye ettik" (121 Ankebût29/8.)  buyurmuştur. Resûl-i Ekrem (s.a.v), bir gün ashabına, "Size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?" diye sordu. Ashâb-ı kiram, "Evet, bildir yâ Resûlallah" dediler. Server-i Âlem, "Allah Teâlâ'ya şirk koşmak, anne ve babaya âsi olmaktır" buyurdu ve bir yere dayanmakta iken doğruldu. Sonra,dinleyin! Bir de yalan yere şahitlik yapmaktır" buyurdu. (' Buhârî, Edeb, 6, isti'zân, 35; Müslim, imân, 38; Tirmizî, Tefsîr, Nisa (nr. 3017), Birr, 4)  Görüldüğü gibi Fahr-i Âlem (s.a.v) anne babaya isyanı, onlara fena muamele etmeyi, onların  hukukuna riayet etmemeyi, Allah Teâlâ'ya şirk koşmakla beraber zikretmiştir. Bundan şiddetle kaçınmalıdır. Ebü'd-Derdâ (r.a) anlatıyor: Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: "Baba (ve anne) cennetin orta kapısıdır. İstersen (onlara hizmetinle) bu kapıyı muhafaza et, istersen (onları inciterek) bu kapıyı terket."(Tirmizî, Birr, 3 (nr. 1900); ibn Mâce, Edeb, 1 (nr. 3663)) Enes b. Mâlik (r.a) şöyle anlatmıştır: Efendimiz'in (s.a.v) zamanında, Alkame adında bir genç vardı. Hep taat üzere; olup kış ve yaz oruç tutar, geceleri sabaha kadar ibadet ederdi. Bir gün fenalık geçirdi, dili tutuldu. Durumunu Resûlullah'a (s.a.v) haber verdiler.' Resûl-i Ekrem (s.a.v) Hz. Ali ile Ammâr b. Yâsir'i onun yanına Alkame'ye kelime i şehâdeti söyletmek için, gönderdi Onlar, çalıştılarsa da dili dönmedi. HzAli, Bilâl-i Habeşî'yi Resûlullah'a gönderip durumu bildirdi. Resûlullah (s.a.v), "Alkame'nin annesi babası var mı?" diye sordu. Orada bulunan ashâb-ı kiram, "Yaşlı bir annesi var" dediler. Server-i Âlem (s.a.v), "Annesini buraya getirin" buyurdu. Hemen annesini çağırdılar. Resûl-i Ekrem (s.a.v) ona, Alkame'ye ne oldu, anlat! Seninle geçinmesi nasıldır?" buyurdu. Annesi şöyle anlattı: "Yâ Resûlallah! Alkame çok iyidir. İbadet ehlidir; hep ibadet ve taat üzeredir. Ama ben ondan azı değilim. Çünkü o, hanımının rızasını benim rızamdan önde tutmaktadır." Efendimiz (s.a.v), "Dilinin tutulması bu yüzdendir. Ona hakkını helâl et dili açılsın" buyurdu. Annesi, "Ey Allah'ın Resulü! O benim hakkımı çok çiğnedi; hakkımı helâl etmem" dedi. Efendimiz (s.a.v), "Ey Bilâl! Ashabı çağır; etraftan odun toplasınlar, ateş yaksınlar, Alkame'yi yakacağız; çünkü annesi ondan razı değildir" buyurdu. Annesi, "Yâ Resûlallah! Oğlumu, gözümün önünde mi yakacaksınız? Kalbim buna nasıl dayanır?" deyince, Resûl-i Ekrem (s.a.v), "Cehennem ateşi, dünya ateşinden çok daha kızgın ve yakıcıdır. Sen ondan razı olmadıkça, onun hiçbir taati makbul değildir" buyurdu. Annesi feryat ederek, "Yâ Resûlallah! Ben ondan razı oldum. Hakkımı helâl ettim" dedi ve eve gitti. Eve gittiğinde Alkame'nin sesini duydu. Kelime-i şehâdet söylüyordu. Dili açılmıştı. Aynı gün vefat etti. Efendimiz (s.a.v) cenaze namazını kıldırdı ve defin işinde bulundu. Sonra şöyle buyurdu: "Ey ashabım, ey muhacir ve ensar! Hanımını annesinden üstün tutana, Allah Teâlâ ve melekler lanet ederler. Onun farz ve nafile ibadetleri kabul edilmez." (bk. Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, 1/328; Bursevî, Rûhul-Beyân, 3/246; 4/314.) 

    Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor: Bir adam Hz. Peygamber'e gelerek, "Ey Allah'ın Resulü, kendisine iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en fazla kim hak sahibidir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v), "Annen!"diye cevap verdi. Adam, "Sonra kim?" diye sordu; Resûlullah (s.a.v), "Anneni"diye cevap verdi. Adam tekrar,"Sonra kim?" diye sordu; Resûlullah (s.a.v)j yine, "Anneni"diye cevap verdi. Adam, "Sonra kim?" diye sorunca; Allah Resûlü (s.a.v) bu dördüncüde, "Baban!" buyurdu.(Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1 (nr. 1)) Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Siz insanların hanımlarına karşı iffetli davranın ki sizin hanımlarınız da iffetli olsun. Siz babalarınıza iyilik ve itaat ediniz ki çocuklarınız da size iyilik ve itaat etsinler." (Hâkim, Müstedrek, 4/154; Münzirî, et-Tergîb, nr. 3663. '" İbn Amr (r.a) anlatıyor: Bir adam, cihada katılmak için Hz. Peygamber'den izin istedi. Resûlullah (s.a.v), "Annen baban sağ mı?" diye sordu. Adam, "Evet" deyince, Efendimiz (s.a.v), "(Onlara hizmet de cihad sayılır), sen onlara hizmet ederek cihad yap"buyurdu (Buhârî, Cihâd, 138, Edeb, 3; Müslim, Birr, 1 (nr. 5); Ebû Davud, Cihâd, 31 (nr. 2529); Tirmizî, Cihâd, 2 (nr. 1671); Nesâî, Cihâd, 5). Muâviye b. Cüheyme'nin anlattığına göre, Cüheyme (r.a) Hz. Peygamber'e (s.a.v) gelerek, "Ey Allah'ın Resulü, ben gazveye (cihada) katılmak istiyorum, bu konuda sizinle istişare etmeye geldim" dedi. Resûlullah (s.a.v),"Annen var mı?" diye sordu. O da, "Evet" deyince, Efendimiz (s.a.v), "Öyleyse onun hizmetinden ayrılma, çünkü senin için cennet onun ayağının altındadır" buyurdu. (Nesâî, Cihâd, 6.)  Hâlid b. Mikdâm şöyle demiştir: Ben Allah Resûlü'nün anber saçan ağzındaf şunları işittim: "Cenâb-ı Hak sizin için annelerinize iyilik itaat ile ondan sonra derece derece akrabanıza iyilik ve ihsanı tavsiye eder."(İbn Mâce, 130) Hz. Ebû Bekir'in (r.a) kızı Hz. Esma (r.ah)j anlatıyor: Henüz İslâm'la şereflenmemiş olan müşrik annem yanıma geldi. Ona karşı nasıl davranmam gerektiğini Hz. Peygamber'den (s.a.v) sorarak, "Annem yanıma geldi, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?" dedim, Efendimiz (s.a.v), "Evet, ona gereken hürmeti göster" buyurdu. (Buhârî, E deb 8 , 1, Zeât, 14 ( nr. 50); Ebû Davud, Zekât 34; Buhârî, Edebü'l- Müfred, nr. 25) İbn Ömer (r.a) anlatıyor: Bir adam Efendimiz'e gelerek, "Ben büyük bir günah işledim, buna tövbe imkânım var mı?" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v), "Annen var mı?" diye sordu. Adam, "Hayır, yok" dedi. "Peki, teyzen var mı?" diye sordu. Adam, "Evet, var" deyince Resûlullah (s.a.v), "Öyle ise ona iyilik yap (Ona yapacağın iyilik ve hizmet günahları nı temizler)'' buyurdu. (Tirmi-zî, Birr, 6)

    Ebû Üseyd Mâlik es-Sâidî (r.a) anlatıyor: Bir adam, "Ey Allah'ın Resulü, anne ve babamın vefatlarından sonra da kendilerine iyilik yapma imkânı var mı, onlar için nasıl iyilik yapabilirim?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Onlara hayır dua edersin, günahlarının affı için Allah'a yalvarırsın, varsa vasiyetlerini yerine getirirsin, anne ve babanın akrabalarının haklarını görüp gözetirsin ve onların dostlarına ikramda bulunursun." (Ebû Davud, Edeb, 129 (5142); İbn Mace Edeb,2) Abdullah b. Ömer (r.a) anlatıyor: Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğu nu işittim: "Kişinin yapacağı en üstün iyiliklerden biri, ölümünden sonra babasının dostlarıyla ilgilenmesi ve onlara iyilikte bulunmasıdır." (Müslim, Birr, 4; Ebû Davud, Edeb, 119 (nr. 5143); Tirmizî, Birr, 5) Ömer b. Sâib (rah) şöyle rivayet eder: Peygamberimiz (s.a.v) bir gün otururken sütbabası çıkageldi. Resûlullah (s.a.v) hürmeten, onun için, giydiği şeylerden birini serdi ve üzerine oturttu. Az sonra sütannesi geldi. Efendimiz (s.a.v) bunun için de elbisenin diğer tarafını serdi, kadın üzerine oturdu. Biraz sonra sütkardeşi geldi. Resûlullah (s.a.v) kalkarak onu da önüne oturttu." (Ebû Davud, Edeb, 119 (nr. 5145))  Efendimiz (s.a) şöyle anlatmıştır: "Sizden öncekiler içinde (İsrailoğulları’ndan) üç kişi yolda yürürlerken şiddetli bir yağmura tuttuldular. Yakınlarında bulunan bir dağdaki mağaraya sığındılar. O esnada dağdan kopup gelen   büyük bir kaya parçası mağaranın ağzına yuvarlandı; çıkış deliğini üzerlerine kapattı. Bu hal karşısında aralarından biri diğerlerine, 'Hayatınızda Allah için yapmış olduğunuz amellerinize bakınız; onların hürmeti bereketine, Allah'a (c.c) dua ediniz; umulur ki Allah Teâlâ taşı aralar ve bu sıkıntıyı giderir' dedi. Bunun üzerine içlerinden biri şöyle dua etti: 'Ey Allahım! Benim yanımda hayli yaşlanmış annem ve babam vardı. Ben onların sütünü içirmeden çocuklarıma ve aileme bir şey vermezdim. Bir gün ormanda bir ağaçla uğraşırken geç kaldım, geldiğimde uyumuşlardı. Onların içeceği sütü sağıp kendileri ne getirmiştim, onları uyandırmaktan çekindim. Onlara içirmeden önce çocuklarıma ve aileme içirmeyi de güzel bulmadım. Süt kabı elimde onların uyanmasını bekledim; böylece şafak söküp tan yeri ağarıncaya kadar onlar uyudu, ben bekledim. Fecirle birlikte uyandılar, sütlerini içtiler. Yâ Rabbi! Eğer bu amelimi senin rızân için yaptıysam, bize bir yol aç da içine düştüğümüz şu sıkıntıdan kurtulalım' dedi. Bunun üzerine mağaranın ağzını kapatan taş biraz aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi. Bir diğeri şöyle dua etti: 'Ey Allahım! Amcamın bir kızı vardı. İnsanlar 'içinde en çok sevdiğim o idi. Ondan, bana yaklaşmasını istedim. O da bundan kaçındı. Nihayet, bir kıtlık senesinde sıkıntıya düştü, ihtiyacı için bana geldi. Kendisine, bana teslim olması için 120 dinar altın verdim. O da kabul etti. Kendisine yaklaşıp temasta bulunacakken bana, 'Ey Allah'ın kulu! Allah'tan kork; nikâhsız olarak bekâret mührümü bozma!' dedi. O bana insanların en sevgilisi olduğu halde hemen o işten vazgeçtim. Verdiğim altınları kendisine bıraktım. Yâ Rabbi! Bunu sırf senin rızân için yaptıysam, içine düştüğümüz şu sıkıntıyı gider, bizi buradan kurtar!' dedi. Kaya biraz daha aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi. Üçüncüleri ise şöyle dua etti: 'Ey Allahım! Ben ücretle işçi çalıştırırdım, onların ücretini günlük olarak verirdim, fakat işçilerden biri ücretini almadan gitti. Ben de onun bu ücretini çalıştırdım. Hatta ondan birçok mal elde ettim. Uzun bir müddet sonra o işçim dönüp geldi ve, 'Ey Allah'ın kulu, bana ücretimi ver!' dedi Ben de kendisine, 'Şu gördüğün deve, koyun inek, hayvan sürüleri ve köleler senindir!' dedim. Adam hayret edip, 'Ey Allah'ın kulu, benimle alay etme!' dedi. Ben de, 'Gerçekten seninle alay etmiyorum; onlar nindir, al götür' dedim; o da hepsini alıp götür Ey Allahım, eğer ben bunu senin rızân için yaptıysam, şu içine düştüğümüz sıkıntıdan bizi kur tar!' dedi. O zaman kaya tamamen açıldı, adamlar mağaradan yürüyerek çıktılar." (Buhârî, Edeb, 5; Müslim, Zikir, 27; Ahmed, Müsned, 2/116. Hadisin son kısmı için bk. Ebû Davud, Büyü', 27.)

    Abdullah b. Amr b. Âs (r.a) naklediyor: Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ'nın rızâsı, anne ve babanın rızasındadır. Allah Teâlâ'nın gazabı, anne ve babanın gazabındadır." (Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 2; Tirmizî, Birr, 3) Ebü'd-Derdâ (r.a) anlatıyor: Resûlullah şöyle buyurdu:"Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı terket, dilersen muhafazaet." (Tirmizî, Birr, 3 (nr. 1900); ibn Mâce, Edeb, 1 (nr. 3663)) Hz. Ömer (r.a), bir bayram günü oğlunun eski elbisesini giydiğini gördü. İmkân bulup da ona yeni bir elbise alamamıştı. Onu bu halde görünce ağladı. Oğlu, "Niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Hz. (r.a), "Diğer çocuklar seni bu eski elbise içinde görünce kalbinin incinmesinden ve üzülmenden korkuyorum" dedi. Oğlu, "Babacığım, insan bunun için kalbi kırılıp üzülmez ki! Bir insan ancak yüce Allah'ın rızâsınadan mahrum kalır yahut anne babasının hakkını çiğneyip onları incitirse o zaman üzülür. Ben seni memnun ederek Allah Teâlâ'nın benden razı olmasını ümit ediyorum" dedi.Hz. Ömer (r.a) oğlundan bunları işitince, ağladı, onu bağrına bastı, kendisine hayır dua etti. (Gazâlî, Mükâşefe tü'l-Kulûb, s. 419 (Beyrut 1991)) Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkak (k.s) anlatıyor: "Ebû Amr-ı Bîkendî bir mahalleden geçiyordu. Mahalle halkı, gencin birini tutmuş, kendilerini rahatsız ediyor diye mahalleden dışarı atmaya çalışıyorlardı. Gencin annesi olduğu anlaşılan bir kadın ise ağlıyordu. Ebû Amr, kadıncağıza acıdığı için mahalle halkına ricada bulunup, kendi hatırı için, bir defaya mahsus olmak üzere genci affetmelerini, tekrar rahatsız etmesi halinde, hemen çıkarmalarını istedi Ebû Amr'ın hatırı için, halk genci serbest bıraktı. Bir zaman sonra, Ebû Amr yine o yerden geçerken, o kadının yine ağladığını gördü. Sebebini sorunca, gencin vefat ettiğini öğrendi. 'Peki, halinde düzelme olmuş muydu?' diye sordu. Kadın şöyle anlattı: Vefatı yaklaştığında beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: 'Öldüğüm zaman, ölüm haberimi kimseye duyurma. Onları rahatsız etmiştim. Cenazeme gelmedikleri gibi, bana da lanet ederler. Ben yaptıklarıma pişman oldum. Çok göz yaşı döktüm, inşallah Rabbim beni affeder. Sen de benim için Allah Teâlâ'ya dua et. Beni kabre defnederken, senden başka kimse bulunmasın. Defin işi bittikten sonra da beni affetmesi ve hesabımın kolay geçmesi için Cenâb-ı Hakk'a dua et. Çünkü annenin duası kabul olunur.' Bunları söyledikten sonra vefat etti. Ben vasiyetini aynen yerine getirdim. Kabrin başından ayrılacağım sırada, kabirden oğlumun sesini işittim. Şöyle dedi: Anneciğim! Eve dönebilirsin. Rahat ol. Benim için üzülme. Artık ben, kerem sahibi olan Rabbim'e kavuştum.'"(Kuşeyrî, Risale, s. 309; Bursevî, Rûhu'l-Beyân, 10/358)

    Âlim ve evliyanın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (k.s) ilim öğrenme arzusu ile yandığı gençlik günlerinde bir gün, iki arkadaşıyla anlaşıp başka yerlere gitmek, oralarda ilmini artırmak ve Allah Teâlâ'nın rızâsını kazanmak istedi. Bu karar ve anlaşmayı annesine açıkladı. Annesi buna çok üzülerek, "Yavrucuğum! Ben zayıf, kimsesiz ve hastayım. Benim hizmetlerimi sen yapıyorsun. Beni yalnız, çaresiz kime bırakıyorsun?" dedi. Bu sözler üzerine genç Muhammed b. Ali Tirmizî'nin gönlüne dert düştü ve arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmayı bozup seferden vazgeçti, iki arkadaşı ise onu yalnız bırakıp, ilim tahsili için yola çıktılar. Buna ziyadesiyle üzülen Muhammed b. Ali, ne annesinden ayrılabildi ne de gönlünden ilim aşkını silip atabildi. Yalnız kaldığı zamanlarda, tenha yerlerde uzun uzun ağlardı. Yine bir gün mezarlıkta oturmuş ağlıyor, hem de, "Ben burada cahil ve ilimden mahrum kaldım, arkadaşlarım âlim gelecekler" diye düşünüyordu. Böyle ağladığı bir sırada yanına aniden nuranî yüzlü, tatlı sözlübir ihtiyar çıkageldi ve, "Yavrum, niye ağlıyorsun?" diye sordu. O da başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine o zat, "Kısa zamanda o iki arkadaşını ilimde geçmen için, her gün sana ders vermemi arzu eder misin?" diye sordu. O da, "Evet, arzu ederim" cevabını verdi. Bunun üzerine bu tatlı sözlü, nur yüzlü mübarek ihtiyar, Muhammed b. Ali'ye her gün ders verdi. Üç yıl devamlı ders okudu. Üç yıl sonra, bu mübarek zatın Hızır aleyhisselâm olduğunu anladı. Hakîm-i Tirmizî şöyle demiştir: "Bu büyük devlet bana, annemin rızası ve duası bereketiyle ihsan olundu."Evliyanın büyüklerinden Muhammed Bâkibillah (k.s) ilk günlerini şöyle anlatmıştır:"Manevî terbiyeye ilk girdiğim günlerde muhterem annem, kararsızlığımın, kudretsiz liğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce, kırık ve mahzun bir kalp ile ihtiyaç ve acz içinde ağlayarak Allah Teâlâ'ya yalvarıp, şöyle dua etti: "Ey benim ve seni istemekte her şeyden vazgeçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabb'i! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha fazla yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum." Annem çok defa gece yarıları dışarı çıkar, Allah Teâlâ'ya böyle münâcât ve dua ederdi. O dua ve yalvarmaları sebebiyle, Cenâb-ı Hak benim gözümü açtı. Allah Teâlâ benim adıma ona en iyi karşılıklar ve bol sevaplar versin."

    ÇOCUĞUN HAKKI

    Baba, ailenin reisi olup ailedekilerin din ve dünyalarından sorumludur. Bulûğ çağına kadar bir çocuğun bakım, eğitim, terbiye ve farz olan ilimlerinin öğretilmesi babaya aittir. Baba, ya kendisi öğretmeli ya da öğretene göndermelidir. Bu işte anne de babanın yardımcısı olup ikinci derece sorumludur. Özellikle kız çocuklarının terbiye ve yetişmesinde annenin hizmeti büyüktür. Bütün bunlar emanete sahip çıkmak ve yüce Allah'a karşı sorumluluğumuzu yerine getirmektir. Aile içinde Allah rızâsı için yapılan bütün çabalar, çalı şmalar ve harcamalar birer sadakadır, hayırdır, hizmettir. En güzel hizmet, insanın nefsine ve nesline edep kazandırmasıdır; çünkü edebin sonu cennettir. Edep, zengin fakir her ailenin kurtuluş sebebidir. Ona yönelmelidir. Edep, helâl dairede yaşamaktır; bu da her işini âlemlerin Rabbi yüce Allah'ın emrine göre yapmaktır. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bir aile resinin temel görevlerini/çocuğun baba üzerinde haklarını özetle şöyle belirlemiştir: 1. Ona güzel bir isim koyması. 2. Okuma yazmayı (ve farz ilimleri) öğretmesi. 3. Evlenecek yaşa gelince onu evlendirmesi.(Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 45416.) Hz. Resûlullah (s.a.v)şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınıza yedi yaşına geldiği zaman namazı (öğretin ve kılmalarını) emredin. On yaşına geldiklerinde kılmazlarsa el ile hafifçe dövün. On yaşında yataklarını ayırın."(Ebû Davud, Salât, 26; Tirmizî, Salât, 182) Yüce Allah, rahmet Peygamberi'nin (s.a.v) şahsında bütün aile reislerine şu emri vermiştir: "Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; seni biz rızıklandınyoruz. Güzel sonuç, takva ile elde edilir." (Tâhâ 20/132)Bu âyet indiği zaman, Hz. Fâtıma (r.ah) ile Hz. Ali yeni evlenmişler ve özel bir eve ayrılmışlardı. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v), sevgili kızı Hz. Fâtıma (r.ah) ile damadı Hz. Ali'yi (r.a) sabah namazına kaldırmak için evlerine kadar bizzat teşrif ediyor, zahmete giriyor, kendilerine şefkatle seslenerek, "Allah size rahmet etsin, haydin namaza!"diye çağırıyordu. Buna altı ay devam etti. (bk. Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 5/613) Anne ve babalar bu konuda çok hassas olmalıdır. Uyku halindeki bir kimseyi ibadet gibi gönül huzuru isteyen bir işe çağırırken, çok tatlı ifadeler kullanmalıdır. Sert davranışlar ve hakaret içeren sözlerle ibadete çağrılmaz. Çocuklarımızı ibadete çağırırken gerekirse ciddi olmalı, fakat asla nefret ettirmemelidir. Buna özellikle sabah namazında dikkat etmelidir. Bu işte yüce Allah'tan yardım istemeli, sabır, dua ve tevazu ile yuvamıza ilâhî rahmeti çekmelidir.

    Din konusunda baba ve anneye düşen en önemli iş, çocuklarından yapmasını istedikleri güzel şeyleri önce kendilerinin yapması ve buna devam etmesidir. Âyette, "Ailene namazı emret, sen de sabırla ona devam et!" buyrularak bize, terbiyenin temel kuralı öğretilmektedir. Bu hüküm, bütün hayırlı işlerde böyledir. Hz. Ali (r.a) der ki: "Çocuklarınıza şu üç şeyi öğreterek terbiye verin: 1. Onlara Hz. Peygamber'in (s.a.v) sevgisini aşılayın. 2. Hz. Pegamber'in (s.a.v) Ehl-i beyt'ini sevdirin. Kur'ân-ı Hakîm'i okutun (ilâhî edepleri öğretin). Şüphesiz Kur'an hafızları Allah'ın gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde peygamberler ve seçilmiş kullar ile birlikte olurlar."(Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 45409) Adamın biri yanında oğlu ile birlikte Hz. Ömer'e (r.a) gelerek, "Bu benim oğlumdur; bana karşı geliyor" diye şikâyette bulundu. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) adamın oğluna, "Allah'tan korkmuyor musun, niçin anne babana karşı geliyorsun? Anne babanın evlâdı üzerinde şu kadar hakkı var" diye genci uyardı. O zaman, genç çocuk, "Ey müminlerin emîri, çocuğun baba üzerinde hiç hakkı yok mudur?" diye sordu. Hz. Ömer de (r.a), "Evet vardır. Çocuğa iyi bir anne seçmesi, doğunca güzel bir isim koyması, ona Kur'ân-ı Ke-rîm'i ve farz ibadetlerini öğretmesi, evlenecek yaşa gelince evlendirmesi, çocuğun babası üzerindeki haklarındandır" buyurdu. O zaman çocuk, "Vallahi, babam, müslüman kadınları bırakıp 400 dirheme satın aldığı bir câriye ile evlendi. Bana güzel bir isim vermedi. İsmimi böcek mânasına gelen Cu'la koydu. K ur'ânı Kerîm'den ve ibadetlerden hiçbir şey öğretmedi" dedi. Bu söz  üzerine Hz.Ömer, çocuğun babasına dönerek, "Oğlum bana itaat etmiyor, diyorsun. Halbuki o sana karşı gelmeden önce sen onun haklarını çiğnemişsin; şimdi kalk ve oğluna karşı vazifeni yap"diye adamı azarladı. Adamın biri Abdullah b. Mübârek'e (rah) gelerek, çocuğundan şikâyet etti. Abdullah b. Mübarek, "Çocuğuna hiç beddua ettin mi?" diye sordu. Adam, "Evet, ettim" deyince, Abdullah b. Mübarek, "Çocuğun ahlâkını sen bozmuşsun" dedi.(Gazâlî, İhya, 2/1037) Ebü'l-Esved ed-Düelî (r.a) oğullarına hitaben,' "Ben sizinküçüklüğünüzde, büyüklüğünüzde ve hatta siz doğmadan size iyilik ettim" dedi. Onlar da, "Öbürlerini anladık, ama biz doğmadan öncebize nasıl iyilik ettin ki?" dediler. Cevap şu oldu: "Ben size soyu temiz, asalet ve edebi yerir de bir anne seçtim; kimsenin ona bir şey söylmeye dili varamaz."(Mâverdî, Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn, s. 236) Birinin, babasını dövdüğü görüldü. Çocuğa, "Niçin babanı dövüyorsun, onu bırak" dediler. Bunu üzerine babası, "Ona dokunmayın, beni dövsün. Çünkü ben babamı aynen bu yerde dövmüştüm. Ben nasıl babamı burada dövdüysem şimdi de aynı yerde oğlum beni dövüyor" dedi. İnsan anne babasına, büyüklerine ve üstatlarına karşı yaptığı kusurlarına samimi bir tövbe edip helâllik almazsa, cezasını dünyada benzer bir kusur ile çeker. Bunun bir de âhireti vardır. Bir işte hüküm sahibi yüce Allah olursa, kimse haksız iken haklı duruma geçemez. Şimdiden bunu düşünmeli ve bütün kusurlarımıza tövbe etmelidir. Sâlihlerden biri, oğluna bir şeyi yapması için hiç emretmezdi. Şayet bir ihtiyaç olursa oğluna değil başkasına emrederdi. Ona bunun sebebi sorulunca şöyle demiştir: "Oğluma bir şey emredersem belki emrimi tutmaz da bana karşı gelebilir. Bu yüzden cehennem ateşine müstehak olur. Halbuki ben oğlumun cehennem ateşinde yanmasını istemiyorum. Bunun için ona doğrudan bir emir vermiyorum." Abdullah b. Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Çocuğunu terbiye et; çünkü sen, çocuğuna öğrettiğinden mesulsün. O da sana yapacağı iyilik ve itaatten mesuldür." İbn Nüceyd (k.s) der ki: "İnsanı terbiye etmek, ona mal ile ihsanda bulunmaktan daha hayırlıdır." Sa'dî-i Şîrâzî (k.s) şöyle der: "Ey insanoğluadının unutulmamasını istersen, çocuğuna ilim hüner, marifet öğret ve onu akıllı yetiştir. Böyle yaparsan arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun."(Şeyh Sa'dî, Bostan, s. 360.)Yine Sa'dî-i Şîrâzî (k.s) anlatıyor: Diyarbakır'da yaşlı bir adamın misafiri idim. Adam çok zengindi ve güzel bir oğlu vardı. Bir gece bana şöyle anlattı: "Ömrümde bundan başka evlâdım olmadı. Buradaki vadide bir ağaç vardır ve ziyaret yeridir. Herkes orayı ihtiyacı için ziyarete gider. Ben de: birçok gece o ağacın dibinde Cenâb-ı Hakk'a yalvardım. Bana bu çocuğu ihsan buyurdu. İşittiğime göre oğlum arkadaşlarına yavaşça demiş ki: 'Keşke ben de o ağacın yerini bilseydim de gidip babamın ölmesi için dua etseydim.' "(Şeyh Sa'dî, Gülistan, s. 219 (trc. s. 144).)Yıllar geçip gider de, babanın mezarını bir kere bile ziyaret etmezsin. Sen baban için ne hayır işledin ki kendi oğlundan bir hayır göresin!(Şeyh Sa'dî, Gülistan, s. 220 (trc. s. 144))Bir baba, çocuğuna bulûğ yaşına kadar farz ilimleri ve ibadetleri öğretir, kendisi de yaparak örnek olursa temel vazifesini tamamlamış olur. Çocuğun bulûğ çağından veya evlendikten sonra yapacağı kusurlarından baba sorumlu olmaz. Yeter ki o kötü işlere baba sebep olmasın. (Baba ve annenin görevleri hususunda geniş bilgi için,  bkz Temel Aile ilmihali; Semerkand)

    Eğer bir anne baba, çocuklarına yüce Yaratıcı'ya karşı isyanı emrederlerse işte o zaman kendilerine itaat haklarını kaybederler. Hak yolundaki rehberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) bu konudabize şu ölçüyü vermiştir: "Yüce Yaratıcı'ya isyanı emreden hiç kimseye itaat edilmez." (bk. Buhârî, Ahkâm, 4; Müslim, imâre, 38; Ebû Davud, Ci-hâd, 86; Tirmizî, Cihâd, 29; Ahmed, Müsned, 3/213; Hâkim, Müstedrek, 3/123) Bu kimse anne baba, hoca, koca, ağa, paşa ve padişah da olsa hüküm değişmez. Ashaptan Sa'd b. Ebû Vakkas (r.a) şöyle anlatmıştır:Müslüman olmadan evvel anneme karşı çok iyi davranırdım. Müslüman olup Hz. Peygamber'e (s.a.v) tâbi olunca, annem buna razı olmadı. Bana, "Ey Sa'd, sendegördüğüm bu yeni dine girme işin nedir? Sen ya bu dini terkedip eski dinine(putperestliğe) dönersin ya da ben hiçbir şey yiyip içmem, ölene kadar açdururum. Ben bu halde ölünce insanlar seni, 'Ey annesinin katili' diyeayıplarlar" dedi. Ben kendisine,"Anneciğim, böyle yapma, ben hiçbir şey için dinimi terketmem!" dedim. Bir günyemeden durdu; zorlanmaya başladı. Bir gün daha aç bekledi. Bu defa dahaşiddetli zorlandı. Onun bu halini "Ey anne, şunu iyi bil; vallahi senin bin tane canın olsa, her bir canın da açlıktan tek tek çıksa ben bu dinimi asla terketmem; ister ye ister yeme!" dedim. Benim ciddi olduğumu görünce, derhal açlık boykotunu terkedip yemeye başladı.(Süyûtî, ed-Dürrü'i-Mensûr, 6/521-522; İbn Kesîr, Tefsir, 6/2745 (Burada, isim Sa'd b. Mâlik olarak geçmektedir)Diğer bir rivayette ise annesi, oğlunu yukarıda geçen Kur'an âyetini hatırlatarak kınamış ve, "Senin inancına göre Allah anne babaya iyi davranmayı emrediyor. Ben de senin annenim; sana bu dediğimi yapmanı emrediyorum!" demiştir. (Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 782))Günümüzde de benzer olaylar yaşanmaktadır. Bazı aileler dinin edep ve hükümlerinden uzak bir hayat sürmektedir. Bu aileler medeniyet ve özgürlük adına pek çok haram işi güzel diye işlemektedir. Tabii olarak çocukları da bu atmosfer içinde yetişmektedir. Günün birinde aile fertlerinden biri bu haramlara tövbe ederek Allah'a dönmekte, İslâm'ın helâl ve haram hükümlerini uygulamak istemektedir, işte bu noktada imtihanı başlamaktadır. Tövbe eden, ailenin çocuğu olunca, taassup içindeki ailenin tepkisi daha farklı olmaktadır. Anne baba bu gelişmeden sevineceğine, sinir krizi geçirmektedir. Bazı anne babalar dine dönen, namaza başlayan, başını kapatan çocuğu için delirdi demektedir. Bazıları alıp doktora götürmekte, bazıları vazgeçirmek içinbüyü gibi her yolu denemektedir. Allah'a dönen çocuğunu mirasından mahrum örnekle tehdit eden anne babalar da vardır. Bütün bu örnekleri bizzat işittik. Bir kısmı bize soruldu. Soranlar, "Bu durumda ne yapacağız?" diye! çare arıyorlardı.Onlara özetle şunları söyledik:Bu durum ilk defa sizin başınıza gelmiyor; tarih boyunca olmuştur; ihtimal, kıyamete kadar da olacaktır. Bu bir imtihandır. Karşılaştığınız tepkiden korkmayın. Allah diyen haklıdır, hayra dönen hak yoldadır. Size karşı çıkanları şimdilik mazur görün; çünkü onlar! Hakkı bilmiyorlar, görmüyorlar, anlamıyorlar. Onlar Mevlâ'ya değil şeytana kulak veriyorlar; doğruya tersten bakıyorlar; zehre bal, bala zehir diyorlar. Sabredin; ibadete, örtüye, zikre devam edin. Kimseyle, özellikle anne babanızla din konusunda kavgaya girmeyin. Kendiniz ikna olmuşsanız, onları ikna etmek için fazla çırpınmayın. İşi zamana bırakın. Kendileriyle dünya işlerinde, evin içinde güzel geçinin. Sadece onların haram olan isteklerine uymayın. Söz kavgaya dönüşüyorsa sükût ederek savın. Doğru bildiklerinizi Allah içir yapın. Gösterişe kaçmayın. Kimseden alkış ve aferin beklemeyin. Herkese yapamıyorsanız da anne babanıza hidayete ermeleri için dua edin. Bundan sonrası yüce Allah'ın hükmüne kalmıştır. O, ne dilerse o olur. Hidayet O'nun elindedir. Kullar ancak bir vesiledir.

    Bazan anne baba kendileri ve çocukları adına ilâhî emrin dışında tercihler yapabilir; helâl ve hayırlı olanı bırakıp harama yönelebilir. Çocuk farkında olursa bu yanlışa katılmamalı, ayrıca münasip bir dille onları uyarmalı ve kendilerine niçin katılmadığını açıkça söylemelidir. Bazan da insanın nefsi kendisini haram işlerte davet eder; aynı şekilde ona da itaat etmemelidir. Şu kesin olarak bilinsin ki haram işlerde saadet yoktur. Nefsin ilâcı, Allah'a ve Resûlü'ne itaattedir. Hayır ve huzur bundadır. Yüce Allah'a razı olanın yüzü güler. Güzel iş, nefsin hoşuna giden değil, âlemlerin Rabbi Allah'ın razı olduğudur, işlerin sonu önemlidir. Güzellik gönülde ve edepte olursa devamlı olur. Haram işlerde güzellik yoktur. Allah'a ve Resûlü'ne isyan olan bir işte kimseye itaat edilmez, edilmemelidir. Efendimiz (s.a. v)Cüleybib isimli bir sahâbîyi evlendirmek istiyordu. Cüleybib (r.a) kısa boylu ve zahiren görünüşü sevimsiz biri idi. Resûlullah (s.a.v) Cüleybib için ensardan bir kızın babasına dünürlüğe gitti. Kızın babası, "Annesine bir danışayım, ona göre karar verelim!" dedi. Efendimiz de (s.a.v), "Evet, bu güzel olur" buyurdu. Adam evine gitti, durumu hanımına açtı; kadın, "Hayır, vallahi olmaz! Allah Resulü kızımız için bula bula Cüleybib'i mi buldu! Biz onu nice isteyenlere vermedik" diye karşı çıktı. Kız perdenin gerisinden bunları dinliyordu. Kızın babası ailenin olumsuz kararını haber vermek için Hz. Resûlullah'a (s.a.v) gitmeye hazırlanıyordu; o sırada genç kız yanlarına çıktı ve onlara, şu âyeti okudu: "Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin erkek ve kadınların onun aksine bir tercih yapma hakkı yoktur. Kim Allah ve Resûlü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (Ahzâb 36)Sonra şöyle dedi: "Ben Allah Resûlü'nün benim için razı olduğu şeye razıyım ve emrine teslim oldum. Siz Allah Resûlü'nün emrini geri mi çevirmek istiyorsunuz; eğer o sizin için damat olarak bu adama razı oldu ise beni onunla evlendirin!" dedi. Onun bu sözü anne ve babanın aklım başına getirdi ve, "Kızımız doğru söylüyor!" dediler. Kızın babası hemen Resûlullah'a (s.a.v) giderek, "Eğer siz kızımızın onunla evlenmesine razı iseniz biz de razıyız" dedi. Efendimiz (s.a.v), "Ben razıyım" buyurdu ve kızı Cüleybib (r.a) ile evlendirdiler. Efendimiz (s.a.v), daha sonra kızı yanına çağırdı; onu takdir ederek, kendisine rızkının bol ve geçiminin güzel olması için hayır dua etti. Bundan sonra ensar içinde bu kadından daha fazla mal ve hayır sahibi kimse olmadı. Hz. Enes () der ki: "Ben Medine'de Cüleybib'in hanımından daha fazla hayır yapan ve malından infak eden kimse görmedim." Cüleybib (r.a) Peygamber Efendimizle (s.a.v) katıldığı bir savaşta şehid düştü. Şehid düşmeden önce müşriklerden yedi kişiyi öldürmüştü. Efendimiz (s.a.v) onun için, "Bu bendendir; ben de ondanım" buyurdu.(Birbirini tamamlayan rivayetler için bk. Ahmed, Müsned, 3/136; Abdürrezzâk, Musannef, nr. 10333; ibn Hibbân, Sahîh, nr. 4059; İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe, 1/334 (Beyrut 1997); İbn Abdülber, el-istiâb, 1/336-337 (Beyrut 1995)) Günümüzde çok tartışılan ve yanlış anlaşılan konulardan biri de ailede ve cemiyette kadının haklarıdır. Kulun hakkını Cenâb-ı Hak belirler. Mülk sahibi O'dur; hüküm de O'na aittir. O, kime neyi vermişse ona razı olunmalıdır. Gaye nefsi değil yüce Rabb'i razı etmektir. İnsan nefsi Allah'tan razı olmadıkça hiçbir şeye razı olmaz, hiçbir şey onu tatmin edip gözünü doyurmaz. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) insanın yaratılışındaki bu hırsı anlatırken, şöyle buyurmuştur: "İnsana bir vadi dolusu altın verilse ikincisini ister, ikincisi verilse üçüncüsünü ister, o bir türlü doymak bilmez. Onun gözünü ancak bir avuç toprak doyurur (İnsan kabre girince bu hırstan kurtulur). Fakat kim tövbe ederse Allah tövbesini kabul eder."'(Buhârî, Rikak, 10; Müslim, Zekât, 116-117; Tirmizî; Zühd, 27)Erkek ve kadının yaratılışına göre vazifelen değiştiği gibi, aldıkları vazife ve sorumluluklara göre de hakları değişik olmaktadır. Herkes yüce Allah'ın kendisine belirlediği hakkını istemekte eşittir, fakat herkesin alacağı hak, isteyeceği hizmet ve bekleyeceği hürmet eşit değildir.

    HANIMIN HAKKI

    Kadının yuvada farklı durumları vardır. Kadınbir taraftan kocasının hanımı iken,diğer taraftan çocuklarının annesidir. Kadının hanım olarak kocasına karşı mühim vazifeleri vardır. Öyle ki kocanın hakkının büyüklüğünü ifade için Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Eğer bir insanın diğer insana secde etmesi dinimizde caiz olsaydı, hakkının büyüklüğünden dolayı kadının kocasına secde etmesini emrederdim". (Ebû Davud, Nikâh, 40; ibn Mâce, Nikâh, 4; İbn Hibbân, Sahîh, nr. 4171; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 7/292)Tabii ki buradaki koca yuvayı Allah'ın emaneti gören, sözü hak, işi hak, istediği hak olan ve hakları koruyan âdil bir kocadır. Kendisi yüce Rabb'ine secdeye yanaşmayan, işi hakka uymayan ve haramları emreden bir koca, böyle bir hürmeti ve hizmeti hak etmez. Fakat kadını anne olarak ele aldığımızda durum değişmektedir. Çocukları önünde anne, babadan daha fazla hak ve hizmete lâyıktır. Gönlünü hoş tutma ve güzel geçim konusunda babadan üç derece önde gelir. Sahabeden birisi, Hz. Peygamber'(s.a.v) e gelip, "Anne  ve babamdan hangisi daha fazla iyilik yapmama ve kendisiyle ilgilenmeme lâyıktır?" diye sorunca, Hz.Peygamber(s.a.v) de üç defa anneyi zikretmiş, dördüncüde,  "Anneden sonra baba gelir, sonra sırasıyla yakın akrabalarla ilgilenmek gerekir" buyurmuştur.(Tirmizî, Birr, 1; Ebû Davud, Edeb, 120; İbn Mâce, Edeb, 1; Ahmed, Müsned, 5/3, 5)Hz. Resûlullah (s.a.v), Selmân-ı Fârisî (r.a) ile Ebü'd-Derdâ'yı (r.a) kardeş yapmıştı. Selmân-ı Fârisî, Ebü'd-Derdâ'yı ziyarete geldiğinde hanımını eskipüskü bir elbise içinde gördü; durumunu sorunca kadın, "Kardeşinin dünyada kadına veya başka bir' şeye ihtiyacı yok, bizimle hiç ilgilenmiyor!" dedi. Biraz sonra Ebü'd-Derdâ geldi, Selmân-ı Fârisî ona merhaba etti. Sonra yemek getirildi, Selmân-ı Fârisî, "Haydi ye" dedi. Ebü'd-Derdâ, "Ben oruçluyum" dedi. Selmân-ı Fârisî, "Vallahi sen yemeden ben bir şey yemeyeceğim" dedi. Bunun üzerine Ebü'd-Derdâ (nafile orucunu açarak) yemek yedi. Selmân-ı Fârisî, o gece Ebü'd-Derdâ'nın yanında kaldı. Gecenin bir kısmı geçince Ebü'd-Derdâ geceyi ibadetle geçirmek için kalktı; Selmân-ı Fârisî ona engel olarak, "Ey Ebü'd-Derdâ, Rabb'inin sende hakkı var, ailenin sende hakkı var, bedeninin sende hakkı var; her hak sahibine hakkını ver. Devamlı oruç tutma; bazan oruç tut, bazan ye. Gecenin bir kısmında uyu, bir kısmında kalk ibadet et. Hanımınla ilgilen ve bazan onunla birlikte ol" dedi. Sabah vakti yaklaşınca Selmân-ı Fârisî, "Şimdi kalk, ibadet edelim" dedi ve ikisi birlikle kalkıp gece namazı kıldılar, sonra sabah namazı için mescide gittiler. Hz. Peygamber (s.a.v) namazı kıldırınca Ebü'd-Derdâ kalkıp Resûlullah Efendimiz'in huzuruna gitti ve Selmân-ı Fârisî'nin kendisine söylediklerini haber verdi; Hz. Peygamber (s.a.v), Selmân-ı Fârisî'nin söylediklerini aynen tekrarlayarak, "Selmân doğru söylemiş"buyurdu. (Buhârî, Savm, 51; Tirmizî, Zühd, 64; ibn Hibbân, Sahîh, nr. 320; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 4/276) Yine bütün geceyi ibadetle gündüzleri de oruçla geçiren Abdullah b. Amr'ı, rahmet Peygamberi (s.a.v) şöyle uyarmıştır: "Böyle yapma, bazan oruç tut, bazan tutma; gecenin bir kısmında kalk ibadet yap, bir kısmında yatıp uyu. Hiç şüphesiz bedeninin sende hakkı var, gözlerinin sende hakkı var, hanımının sende hakkı var, misafirinin sende hakkı var."(Buhârî, Savm, 51)Ebû Saîd-i Hudrî (r.a) anlatıyor:Hz. Peygamberin (s.a.v) huzurunda idik, bir kadın geldi, Allah Resûlü'neşu şikâyette bulundu: "Kocam Saffân b. Muattal, ben namaz kıldığımda beni dövüyor, oruç tuttuğumda orucumu açtırıyor, sabah namazını da güneş doğunca kılıyor." Kocası Saffân da oradaydı, Allah Resulü ona hanımının söylediklerinin ne olduğunu sordu. Saffân şu açıklamada bulundu: "Onun, 'Namaz kıldığımda beni dövüyor' sözünün aslı şudur: Bu kadın namaz kılarken çok uzun sûreler okuyor, beni bekletiyor, kendisine böyle yapma dedim,  dinlemedi, ben de dövdüm." Bunu dinleyen Allah Resulü, "Bir kısa sûre okunsa insana yeter!" buyurdu. Saffân sözüne şöyle devam etti: "Onun, 'Oruç tuttuğumda orucumu açtırıyor' sözüne gelince, bunun aslı şudur: Bu kadın ben izin vermediğim halde sürekli nafile oruç tutuyor. Ben genç biriyim, sabredemiyorum, kendisiyle eğlenmek istiyorum, o da orucum diyor, bunun için oruç tutmasını istemiyorum." Bunu dinleyen Allah Resulü, "Hiçbir kadın kocasının izni olmadan nafile oruç tutmasın!" buyurdu. Saffân sözüne şöyle devam etti: "Onun benim güneş doğmaya yakın namaz kıldığım sözüne gelince, durum şudur: Ben ailemin geçimi için gece çalışan biriyim. Bizim iş hayatı böyledir. Gece geç yattığım için (bazan) sabah namazına vaktinde uyanamıyorum" dedi. Bunu dinleyen Allah Resulü, "Ey Saffân, uyandığında namazını kıl!" buyurdu.(Ebû Davud, Sıyâm, 74; Ahmed, Müsned, 3/80; Hâkim, Müstedrek, 1/436; İbn Hibbân, Sahih, nr. 1488. Hadisin açıklaması için bk. Ali el-Kârî, Mirkatü'l- Mefâtîh, 6/375-376 (Beyrut 2001)) Demek, iyi niyet ve ibadet için de olsa kocanın veya hanımın hakkını ihmal etmek hak değildir. Gaye, yüce Allah'ı razı etmektir. Rabbimiz bizden edebe uygun hareket etmemizi istemektedir. Edep, ilme uyarak korunur.

    Mirasta kadının hakkı erkekten farklıdır. Erkek, ailenin geçim, bakım, tedavi, eğitim gibi temel ihtiyaçlarını temin ile görevli olduğu için, babanın mirasıpaylaşılırken kız kardeşinin iki katı paya sahiptir. Kocanın mirasında zevcenin, çocukların mirasında annenin payı erkeklere göre biraz azdır. Bu yüce Allah'ın belirlediği bir haktır. Mirası bu ölçülere göre taksim etmek önemli bir vazifedir. Bunun sebeplerivardır. Aksini savunmak veya mirasta eşitlik aramak yanlıştır.İslâm aile hukukunda ailenin reisi erkektir. Erkek, ailenin geçim, yeme içme, giyim, kuşam, barınma, tedavi, eğitim gibi temel ihtiyaçlarından sorumludur. Normal şartlarda kadının ailede masrafı gerektirecek hiçbir sorumluluğu yoktur. Bu kadar yükün altında olan bir erkeğe babasının mirasından biraz fazla verilmesi tam bir adalettir. Bunda kız çocuğunu küçümseme, geri plana itme veya ihmal etme gibi bir şey yoktur. Zaten bu kız, evlenip gittiği yuvada mirastan fazla pay almış bir erkeğin hanımı olacaktır. Böylece, kocasının payı ile kendi payı bir araya gelince denge sağlanmaktadır. Kadına babasından veya annesinden miras olarak hiçbir şey bırakılmamış olabilir. Kadının evlenirken bir mal varlığına sahip olması lâzım değildir. Sonra her babanın erkek ve kız çocuklarına illa bir miras bırakma görevi yoktur. Mümkünse güzel olur, değilse vebali yoktur. Bir kadının babası veya başka bir yetkili, kadına, mirastan dinimizin belirlediği haktan fazlasını vermişse kadın onu erkek kardeşlerine iade etmelidir. Kadın diğer vârislerle anlaşmazsa ve he-lâlleşmezse vebale girer. Vârisler isterlerse ona bu miktarı bağış yapabilirler.

    Dinimizde kadının evinin dışında cemiyetin önemli işlerinde görev alma hakkı vardır. Kadın, seçme ve seçilme yetkisine sahiptir. Eğitim, sağlık, sanat, hukuk, asayiş, harp, hizmet gibi en önemli alanlarda ehil olduğu her işi icra imkânı vardır. Bütün bunlar, kadının fıtratına ve edebine uygun şekilde yapılır. Kadının gücünü aşan, fıtratına ters gelen işlere heves etmesi, kendisini ezer, etrafını üzer, işi perişan eder. Meselâ bu işlerden biri en üst seviyede devlet başkanlığıdır. Bu, en mühim kararların verildiği, orduların sevk ve idare edildiği, sürekli mücadele ve koşmayı gerektiren bir görev olup kadının fıtratına uygun değildir. Bunun için bu görev kadına uygun görülmemiş ve ondan istenmemiştir. Meşhur hadis-i şerifte bu işi yapanların yüzünün gülmeyeceği şöyle haber verilmiştir: "İdare ve işini bütünüyle bir kadına veren toplum felah bulmaz!"(Buharî, Megâzî, 81; Tirmizî, Fiten, 75; Nesâî, Âdâbü'l Kudât, 8; Taberânî, el- Evsat, nr. 4052; Heysemî, Mec-mau'z-Zevâid, nr. 9060; Süyûtî, es-Sagfr, nr. 7393) Camide umum cemaate imamlık yapmak, minarede ezan okumak da kadına verilmeyen bir görevdir. Kadının en emli görevinin annelik olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Erkekler kadının gördüğü her işi icabında yapabilirler, fakat annelik görevini yapma imkânları yoktur. Yüce Yaratıcı bu temel görevi sadece kadın cinsine yüklemiştir. Bu görev neslin devamı için şarttır. Kadını bu görevden uzaklaştırmak, ancak bir milletin kökünü kurutmaya ve insanlığı yok etmeye hizmet eder. Dinimizde kadınların haklarını yüce Allah belirlemiş ve her müslümana bunları korumasını emretmiştir. Kadınların bunların dışında kendilerini savunmaya ve hak arama derdine düşmesine gerek yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v), önceleri kadınların haklarını koruma altına almak için herkesin ölmeden vasiyet yaparak kadın ve çocukların haklarını korumasınıemretmişti. Daha sonra gelen âyetlerle herkesin hakkı belli olunca, Efendimiz (s.a.v), Veda haccında,"Hiç şüphesiz Allah, erkek kadın her hak sahibine (mirastaki) hakkını vermiştir; artık ölen kimsenin (miras için) vârislere bir vasiyet yapmasına gerek yoktur" buyurdu. (Ebû Davud, Vesâyâ, 6; Tirmizî, Vesâyâ, 5.)  Dinini keyfine göre değil de yüce kitabına göre yaşamak isteyen her müslüman erkek vekadın, bu hakları bilmeli ve korumalıdır.

    Hak yiyip tövbe etmeyenin hakkından Cenâb-ı Hak gelir. Bir de kadının özellikle kocası tarafından korunması gereken hakları vardır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur:"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde belirli hakları vardır. Bununla birlikte erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece üstünlük (ve sorumluluğu) vardır."(Bakara, 228) Ebû Musa-el Eş'arî (r.a) naklediyor: Osman b. Maz'ûn'un(r.a) hanımı Hz. Peygamber'in (s.a.v) hanımlarının yanına girdi. Annelerimiz onu bu şekilde kötü ve pejmürde bir halde görünce, kendisine, "Sen Kureyş'in en zengin adamının hanımı iken ne bu halin?" diye sordular. O da,"Kocam geceleri ibadetle, gündüzleri de sürekli oruç tutmakla meşgul; benimle hiç ilgilenmiyor" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) eve gelince, pak zevceleri kadının durumunu kendisine haber verdiler.Efendimiz (s.a.v), Osman b. Maz'ûn (r.a) ile karşılaşınca, ona, "Ey Osman, ben senin için güzel bir örnek değil miyim?" diye sordu, Osman b. Maz'ûn, "Anam babam sana feda olsun Ey Allah'ın Resulü, bu nasıl söz?" dedi. Allah Resulü, "Geceleri sürekli ibadetle, gündüzleri de oruçla geçiren sen değil misin? Böyle yapma! Hiç şüphesiz hanımının senin üzerinde hakkı var, bedeninin senin üzerinde hakkı var. Gecenin bir kısmını ibadetle geçir, bir kısmında uyu. Bazan oruç tut, bazan ye. İbadet için hanımını ihmal etme!" buyurdu. Bu ikazı alan sahâbî, hanımı ile ilgilenmeye başladı. Aslında kadın, süslenmeyi ve koku sürünmeyi seven bir hanımdı. Kocası ilgisiz kalınca o da bunları terketmişti.Bu ilgiden sonra tekrar bakımını güzelleştirdi. Hane-i aadete annelerimizin yanına geldiğinde, sanki yeni gelin gibiydi. Annelerimiz, hayretle durumunu sorunca kadın, "Diğer hanımların kocalarının ilgilendiği gibi kocam da benimle ilgilendiği için böyleyim" dedi. (İbn Hibbân, Sahîh, nr. 316; Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 7242; Heysemî, Mecmau'z- Zevâid, 4/301-302; Diğer rivayette, gelen kadının Huveylid bint i (r.ah) olduğu belirtilmektedir. Efendimiz (s,a.v) kadının pejmürde halini görünce, onu bekâr ve fakir zannedip, durumunu Âişe validemize (r.ah) sordu. Âişe validemiz, kadının evli olduğunu, fakat zengin kocasının ilgisizliği yüzünden kadının kendine bakımı terkedip bu hale düştüğünü söyledi. Allah Resulü hemen kocasını çağırıp, "Sen benim sünnetimden yüz mü çevirdin?" diye sordu. Osman b. Maz'ûn da (r.a), "Hayır, bilakis ben senin sünnetinin peşindeyim" deyince, Efendimiz (s.a.v), "Allah'tan kork, benim sünnetim böyle değil!" buyurdu ve sünnetini söyledi.(Ahmed, Müsned 6/268. Aynı konuda bk Ebu Davud Tetavvu’, 27 (nr. 1369))) Yine ibadet aşkı ile evlenmeyi terketmek isteyen ve ailelerini ihmal eden bir gruba rahmet Peygamberi (s.a.v), şu uyarıyı yapmıştır: "Size ne oluyor ki böyle yapıyorsunuz? Vallahi ben sizin Allah'tan en çok korkanınızım ve O'na karşı en takvâlı olanınızım; bununla birlikte ben bazan oruç tutar bazan yerim. Geceleri hem namaz kılar hem de uyurum. Kadınlarla evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir."(Buhari, Nikah, 1; İbn Hıbban Sahih, nr.317)

    HAK ÖNCELİĞİ

    Günümüzde bazı kimseler, ibadet, ilim ve hizmet uğruna da olsa, ölçüyü kaçırarak, aile ve çocuklarını ihmal etmektedir. Bu haksızlıktır; hak dinin terbiyesine terstir. Şeytan sadece kötü işleri değil, hayırlı işleri de kullanıp usulsüz ve ölçüsüz yaptırarak evin huzurunu kaçırabilir. Aynı şekilde bazı kadınlar da hizmet adına, ailede huzuru bozacak davranışlara girmektedir. Hele bazı kadınlar özel toplantı, sohbet ve muhabbet partilerine katılarak evinin zaruri işlerini ve kocanın hakkı olan hizmetleri yüz üstü bırakmaktadır. Bunlar insanı mesut etmez, mesul eder. Kur'an ve Sünnet'e uymayan her iş dengesizdir; dengesiz her iş zararlıdır. Âlemlere rahmet Peygamberimizin (s.a.v) ailesinin hakkını korumadaki şu örnek hali, onu seven bütün ümmete ders olarak yeter. Âişe validemiz (r.ah) anlatıyor: Bir gece Allah Resulü yanıma geldi, yatağa girdi, öyle ki cildi cildime değdi. Sonra bana, "Ey Âişe, izin ver de kalkıp Rabbim'e ibadet edeyim" dedi. Ben de,"Hiç şüphesiz senin yakınlığın benim hoşuma gider, ama ben senin arzunun yerine gelmesini de severim" dedim. Bunun üzerine Allah Resulü kalktı, evdeki su kırbasının yanına gitti. Ondaki su ile abdest aldı, fazla da su kullanmadı. Sonra namaza durdu, Kur'an okudu, ağlamaya başladı. Baktım ki göz yaşları göğsüne doğru akıyordu. Namazın sonunda oturdu, Allah'a hamd ve sena etti. Yine ağlıyordu. Öyle ki göz yaşları kucağınadökülüyordu. Sonra sağ yanı üzere uzandı, sağ elini yanağının altına koydu, yine ağlıyordu. Göz yaşları yere damlıyordu. Nihayet fecir vakti geldi, Bilâl içeri girdi, kendisine sabah namazının vaktinin girdiğini bildirmeye gelmişti. "Ey Allah'ın Resulü, namaz vakti girdi" dedi; onu böyle ağlıyor görünce, "Ey Allah'ın Resulü, Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını atfetmişken sen neden ağlıyorsun?" diye sordu. Efendimiz (s.a.v), "Ey Bilâl, ben (bunca ihsanlara karşı) şükreden bir kul olmayayım mı? Hem ben nasıl ağlamam, bu gece Allah bana şu âyetleri indirdi: "Hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbiri peşisıra gelişinde gerçek akıl sahipleri için nice âyetler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzeri yatarken (her hallerinde) Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Sonra, 'Rabbimiz, sen bunları boş yere yaratmadın. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih eder, uzak tutarız. Sen bizi cehennemateşinden koru' derler." Allah Resulü sonra şöyle buyurdu: "Bu âyetleri okuyup da üzerinde hiç düşünmeyenlere çok yazık!"(İbn Hibbân, Sahîh, nr. 620; Ebü'ş-Şey hy,e Athelrlâikdui'rn.- NHeabniı m186; ibn Kesîr, Tefsir, 2/828-829 (Beyrut 1998))Demek ki bir peygamber bile nafile ibadet için hanımını ihmal etmiyor.

    Erkek için dışarıdaki farz ibadetler ve zaruri işler bitip eve dönünce, evde ailesinin hakkı başlar. İbadet için de olsa hanımı ihmal etmek, görmezlikten gelmek doğru değildir. Asıl iş, hakları koruyarak ibadet yapmaktır. Her hak sahibine hakkını vermek bir ibadettir. Bütün ibadetler nefsin keyfine göre değil, dinimizce öğretilen edebe göre yapılmalıdır ki din Allah için yaşanmış olsun. Kadın nafile oruç tutarken kocası yanında ise onun iznini almalıdır; çünkü gündüz kocanın nefsine ait hizmetleri görmek, nafile ibadetten daha önce gelir. Aynı şekilde koca da bütün geceyi ilim veya ibadetle geçirecek ve hanıma hiç vakit ayırmayacaksa hanımından izin almalıdır. Fazilet, edep ve efendilik budur. Hadisten öğrendiğimize göre, erkek ilk yatış anında hanımı ile birlikte olsa ve bu beraberlik uyuyana kadar devam etse bu (uyuduktan sonra gece ibadetine veya sabah nanazına kalkmak için izin istemeye gerek yoktur. Nafile ibadet için böyle izin gerekli iken, hanımını sırf keyfi için ihmal edenlerin büyük kusur işlediği kesindir. Nefsimize yan çıkıp kibirlenmenin bir faydası ve fazileti yoktur.

    Hepimiz bir damla sudan yaratılmışız. Tevazu gösterelim. Kusur işleyince çocuk da olsa özür dileyelim. Çocuklarımıza bu ahlâkları gösterelim ki onlar da İslâm'ın güzelliğini evlerinde görsünler, yüce dinimizi sevsinler, bizi örnek alıp ahlâk edinsinler ve bu mirası gelecek nesillere aktarsınlar. Bizler çocuklarımıza edebi miras bırakalım yeter. Onlara mal bırakamazsak üzülmeyelim; edep onların dünyasını cennet etmeye ve âhirette cennete götürmeye yeter.

    Hak sahibi kadar, hak sırasını bilmek de önemlidir. Farzı terkedip nafilenin peşine koşan kimse, hata etmektedir. Çünkü en önemlihak her vaktin içindeki kuldan istenen farzı yapmaktır. İmâm-ı Rabbânî'nin (k.s)belirttiği gibi yüce Allah'ın emri olan bir farzı yapmak, binlerce sünnetten, bir sünnet binlerce edepten üstündür. Annesini ihmal edip arkadaşına ikram etmek hak değildir. Kendi hanımına sert davranıp yabancılara efendilik yapmak nezaket ve mürüvvete sığmaz. Kendi evlâtlarına hiç tebessüm etmezken, tanımadığı çocuklara gülücüklerdağıtana merhametli insan denmez. Günümüzde, kendisine, yuvasına, komşusuna ait hizmetlerden kaçıp kendinihayvanların hizmetine adamış kimseler vardır. Hayvan sevilir, korunur, beslenir; fakat bunun bir sırası ve usulü vardır. Meselâ, güzelliğim bozulacak diye çocuk sahibi olmaktan kaçıp süs köpeği besleyen bir kadın, kendisine, sevgisine, vaktine ve nakdine yazık etmiştir. Kadının görevi köpek yavrusu beslemek değil, kendi yavrusunu büyütüp beslemek ve terbiye etmektir. Köpeğin görevi, yeri ve yiyeceği bellidir. Yanındaki fakir komşusu çocuğuna çorba bulamazken, bir kemiğe razı olacak köpeğe her gün yüzlerce lira harcamak, merhamet ve adalet değildir.

    Bir Allah dostu şöyle der: "Bir kimse herkese iyi davransa da kümesindeki hayvanına kötü muamele yapsa o kimse güzel ahlâk sahibi değildir."(Kuşeyrî, Risale, s. 317) Bir kedi yüzünden cehenneme giren kadının haberi çok ibret vericidir. Efendimiz'in (s.a.v) bildirdiğine göre, önceki ümmetlerden bir kadın evindekikediyi bir yere hapsetti, ona yiyecek vermedi, serbest de bırakmadı ki hayvan başının çaresine baksın. Bu halde hayvan açlıktan öldü; bu zulmü yüzünden kadın cehenneme girdi.(Buhârî, Bed'ü'Halk, 16; Müslim, Selâm, 151.) İnsan, dışarıdaki her hayvandan sorumlu değildir; fakat koruma ve hizmetine aldığı her hayvandan sorumludur. Bu hayvanın yemesi, içmesi, sıhhati, kesim hayvanı ise zamanı gelince güzel bir usulle kesimi sahibi üzerine bir haktır. Açlıktan sırtı karnına yapışmış bir hayvanı gören rahmet Peygamberi (s.a.v), hemen durdu, insanları uyararak şöyle buyurdu: "Şu dilleri bağlı hayvanlar hakkında Allah'tan korkun; onlara güzelce binin ve onları güzelce kesip yiyin; onları böyle aç ve bitkin bırakmayın"(Ebû Davud, Cihâd, 44.)Hayvanın hakkı onu yaratıldığı hizmet alanında kullanmaktır. Hayvanları oyun eğlenceye alet etmek, hedef yapıp atış talimi yapmak, onları birbiri ile dövüştürmek, hayvana lanet okumak yasaktır. (İlgili hadisler için bk. Müslim, Birr, 80; Ebû Davud, Cihâd, 50-51; Tirmizî, Cihâd, 30.) Ayrıca, hayvanın bakımını güzel yapmak, onu aç susuz bırakmamak, yük hayvanı ise haddinden fazla yük yüklememek gerekir. Eti için beslenen hayvanı keserken yüce Allah'ın adını zikretmek, keskin bir bıçakla güzelce kesmek hayvanın sahibi üzerindeki hakkıdır. Bütün bunlarla birlikte onları bizim emrimize ve hizmetimize veren Rabbimiz'i tanımak, O'na çokça şükretmek, O'nu teşbih ve zikretmek en temel haklardandır. Bunlar yapılmazsa Allah korusun insan, etini yediği, üzerine bindiği hayvandan aşağı bir dereceye düşer. Hayvanların haklarından biri de onların üzerinde zuhur eden ilâhî âyetleri, yaratıcı kudretin tecelli ve cilvelerini seyretmek, onlardaki sırrı düşünüp ibret almak ve böylece bir çeşit fikir, zikir ve şükürle ibadet yapmaktır. Hayvanlar yüce Allah'ın hizmet ordusudur; onlarla insanlara hizmetler sunduğu gibi, bazan onlarla zalim insanlara ceza da verir. Kuşlarla Ebrehe'nin ordusunu, sinekle Nemrud'u, çekirge ile bazı azgın kavimleri helak ettiği gibi.Yeryüzündekilere merhamet edene, göktekiler de merhamet eder. Acıyana acınır. Seven sevilir.

    Bir gün Osmanlı Padişahı Kanunî Sultan Süleyman (rah), Şeyhülislâm EbüssuûdEfendi'ye (rah) şiir halinde şöyle bir soru sormuş:"Meyve dalına konsa bir karınca, Vebali olur mu karıncayı kırınca?"Ebüssuûd Efendi (rah), kendisine yine şiir şeklinde şu cevabı göndermiş: "Yarın Hak divanını kurunca, Kanûnî'den hakkın alır karınca." Âhirette Hakk'ın divanı kurulunca öyle bir adalet uygulanır ki kimsenin zerre kadar hakkı zayi olmaz. Birbirine haksızlık eden hayvanların arasında bile kendi hallerine uygun ödeşme yapılır. Bunun için bilerek bir insana ve hayvana haksızlık etmekten sakınmalıdır. Velîlerden Ebû Süleyman Havvâs (k.s) şu olayı anlatır:Bir merkebe binmiş gidiyordum. Sinekler merkebin başına konup onu rahatsızediyorlardı. O da başını yere eğip duruyordu. Ben de elimdeki sopa ile başınavuruyordum. Bir ara merkep başını kaldırarak bana,"Vur bakalım, bir gün senin başına da aynı şekilde vurulur!" dedi.Olayı nakleden Hüseyin Râzî, Ebû Süleyman'a, "Gerçekten bu olayı yaşadın mı?"diye sorunca, Ebû Süleyman, "Evet, senin beni işittiğin gibi ben de merkebinsöylediğini işittim" demiştir(Kuşeyrî, Risale, s. 440).İnsan olsun hayvan olsun hepsinin bir hakkı var. İnsanlar gibi hayvanlar dabirer emanettir. Yaratan her şeye şahittir. O'nun mülkünde yaşıyoruz, haksahibi O'dur. Öyleyse O'nun yarattığı bütün varlıklara nasıl davranacağımızıO'ndan öğrenelim, ölçüyü bilelim, dikkat edelim. Özür dilenecek bir iş yapmışsakşimdiden özür dileyelim-

    Hakta mümin kâfir ayırımı olmaz.Cenâb-ı Hak, müslümanlara karşısındaki herkese ilme ve adalete uygundavranmalarını emretmiştir, ilâhî hüküm şudur: "Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutun. Kendinizin, anne babanızın ve akrabalarınızın zararına da olsa Allah için doğru şahitlikte bulunun. Haklarında hüküm verdikleriniz veya şahitlikte bulunduklarınız zengin veya fakirolabilirler, siz onları kayırma derdine düşmeyin; Allah onlara sizden daha yakındır. Kötü arzularınıza uyup adaletten sapmayın. Şayet doğruyu eğer büker veşahitlikten vazgeçerseniz, biliniz ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır."(Nisa, 135)Hak verilirken uzak-yakın, dost-düşman, zengin-fakir, amir-memur, paşa-köle ayırımı yapılmaz. Cenâb-ı Hakk'ın ölçüsüne göre kim neyi hak etmişse o kendisine verilmelidir. Âdil insan, haksız ise kendi nefsini bile mahkûm eder, o, oğlunu kızını kayırma derdine düşmez. Parayı veya sopayı görünce hükmünü değiştirmez. Âlemlere rahmet Hz. Muhammed Efendimiz (s.a.v) bir zenginin işlediği hırsızlığı affettirmek 'Çin gelen sahabelerine sitem ederek, "Vallahi sizden öncekiler bu yüzden helak oldular. Onların içinde bir zengin suç işlese onu affeder, fakir suç işleyince hakkından gelirlerdi. Vallahi, kızım Fâtıma bile hırsızlık yapmış olsaydı onun da elini keserdim" buyurdu ve zengine gereken ceza verildi.(Buhârî, Fezâilü Ashâbi'n-Nebî, 18; Müslim, Hudûd, 11; Tirmizî, Hudûd, 6; Nesâî, Kat'u's-Sârik, 5, 6; Ahmed. Müsned, 3/356, 395) İşte kâinat bu ahlâka muhtaçtır. Bu ahlâka ulaşmadan hiçbir fert, ev, cemiyet ve millet huzuru sağlayamaz. Bu ilâhî bir kanundur, aksine gidenin başarı şansı yoktur. Kimse, insanlara yüce Allah'tan daha merhametli değildir. Onun vermediği bir hakkı vermeye kalkmak, ceza verdiğine acımak gerçekte bir merhamet ve adalet değildir. Ayağı kesilmesi gereken bir hastaya acıyıp kesimi yapmamak merhamet midir? Ca'de b. Hübeyre (r.a), bir gün Hz. Ali'nin (r.a) yanına geldi. Onun hüküm verirkengösterdiği dikkat ve adaletine çok hayret ediyordu. Hayretini şöyle dilegetirdi:"Ey müminlerin emîri! Sana dava çözdürmek için iki adam geliyor. Biri seni canından, aile ve malından daha çok seviyor. Diğeri ise elinden gelse seni boğazlamak istiyor. Buna rağmen sen, bazan seni sevmeyen kimseyihaklı görüp diğerini mahkûm ediyorsun! Bu nasıl oluyor?"Hak dostu Hz. Ali (r.a) eliyle adamın göğsüne vurarak, şöyle dedi:"Bu öyle bir iştir ki, eğer bana ait olsaydı senin dediğin gibi beni sevenikayırırdım, fakat bu ancak Allah için yapılacak bir iştir; keyfine göre hükümverilmez."(Müttaki, Kenzü’l Ummal, nr. 14350; Kandehlevî, Ha-yâtü's-Sahâbe, 2/349-350)

    İnsanın hak adamı olup olmadığı bir alacak anında, kavga zamanında ve düşmanıkarşısında belli olur. Bizi sevmeyenin hakkını korumak mertliktir. Terbiye veedep seviyemiz böyle zamanlarda belli olur.Allah dostundan "hakkımı yiyecek" diye korkmaya gerek yoktur; çünkü o nefsinideğil haklıyı kayırır. Bundan dolayı onlara Hak dostu denir. Gerçekten kimin Hakdostu olduğu yarın Hak divanında belli olur, fakat bugün de Hak dostlarınıniçini dışa yansıtan güzel halleri vardır.Abdullah b. Revâha (r.a), Resûlul-lah (s.a.v) tarafından Hayberbölgesindeki arazilerin ürünlerini tesbit, teftiş ve taksimi ilegörevlendirilmişti. O bölgede müslümanlarla anlaşma yapmış olan yahudileryaşıyordu.Abdullah b. Revâha (r.a) her sene gelir, ne kadar ürün yetişmişse tesbit eder,yarısını kendilerine ayırmalarını, yarısını da İslâm devletine teslim etmelerinisöylerdi.Yahudiler, Hz. Peygamber'e (s.a.v) gelip onun tesbit ve taksim konusundaki aşırıtitizliğinden şikâyet ettiler. Bir ara da kendisine rüşvet teklif ettiler. Bununüzerine Abdullah (r.a) onları toplayarak şöyle dedi:"Ey Allah'ın düşmanları, bana haram mı yedirmek istiyorsunuz? Vallahi ben, banainsanların en sevimlisi olan bir peygamberin yanından geldim. Siz ise bu küfürhalinizle varlıklar içinde hiç sevmediğim kimselersiniz. Bununla birlikte, sizeolan kızgınlığım ve Hz. Peygamber'e (s.a.v) olan sevgim beni, size kar şıadaletsiz davranmaya sevketmez. Ben, anlaşmaya göre hakkınız ne ise onu sizeveririm."Bunu işiten yahudiler, "İşte gökleri ve yerleri ayakta tutan adalet budur" dediler.(İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 4/199; Kandehlevî, Ha-yâtü's-Sahâbe, 2/164.)Yüce Allah müminlere yeryüzünde hakkı ayakta tutma görevi vermiştir. Sadecehakkı korumak için hâkim ve şahit olmamızı emretmiştir. Mümin, dost-düşmanayrımı yapmadan, kim haklı ise ona hakkını vermekle yükümlüdür. Kendi zararınada olsa hakkı söylemekle görevlidir. Kim hakkı korursa Cenâb-ı Hak da onu korur.Herkesin niyetine ve işine şahit olarak yüce Allah yeter.O'nun güzel isimlerinden biri de Hakk'tır.


    inç Aile Toplum
    # Aile Toplum
    Giriş to leave a comment

    Sosyal Medya


    © ihtisasmedya

    Bu web sitesinde size daha iyi bir kullanıcı deneyimi sunmak için çerezleri kullanıyoruz. Çerez Politikası

    Sadece temel bilgiler Kabul Ediyorum