Diğer Kâsânîler: Ahmed Kâsânî’nin, yukarıda sayılanlar dışında iki mühim halifesi daha vardır. Bunlar Dost Muhammed Sahhâf Ahsîketî (ö. 974/1566-7) ve Hord Azîzân Belhî’dir (ö. 990/1582). Bunlardan ikincisi, tarikatın Belh’te yayılmasına katkı sağladığı için daha mühimdir. Hord Azîzân Belhî’nin iki önemli halifesi vardır. Bunlar İbn-i Yemîn diye bilinen Mevlânâ Eke Şibirgânî (ö. 1004/1595-6) ve Pâyende Muhammed Ahsîketî’dir (ö. 1010/1601-2). Şi- birgânî’den sonra sırasıyla Muhammed Arab Belhî, Seyyid Şerîf b. Mîr Kelân Belhî ve Ahmed en-Nahlî el-Mekkî (ö. 1130/1718) yoluyla devam eden kol, tarikatın Şam ve civarında yayılmasında etkili olmuştur. Hord Azîzân Belhî’nin diğer halifesi Pâyende Muhammed Ahsîketî’nin hayatı ve menkıbeleri, Bâkî Muhammed Şikârî’nin Makâmâtü’l-ârifîn adlı eseriyle günümüze ulaşmıştır55. Pâyende’nin halifelerinden Dervîş Azîzân Gucdüvânî’den icâzet alıp Hind diyarına giden Şâh Sa‘îd Pelengpûş Gucdüvânî (ö.1110/1649)’nin iki önemli halifesi vardır. Bunlar kendisinden sonra yerine vekil olan Şâh Müsâfir Gucdüvânî (ö. 1126/1714) ve İstanbul Üsküdar’daki Bülbülderesi yakınlarında Özbekler Tekkesi’ni kuran Şeyh Haydar Tâşkendî’dir (ö. 1112/1700).
Orta Asyada Tasavvuf
10 Haziran 2026
yazan
| henüz yorum yok
ercandede
Orta Asya’da İslâmiyet’in yayılmaya başlamasıyla birlikte, hicrî II. (miladi VIII.) asırdan itibaren bölgede zâhid ve sûfîler de görülmeye başlamıştır. Orta Asya’nın ilk dönem sûfîlerinden bazıları şunlardır: Abdullah b. Mubârek, Ebû Turâb Nahşebî, Hakîm Tirmizî, Ebû Bekir Kelâbâzî ve Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr.
Önceleri küçük tasavvufî grupların bulunduğu Orta Asya’da hicrî VI. (XII.) asırdan sonra köklü tarikatlar doğmuştur. Bunların en etkili ve uzun ömürlü olanları Yesevîlik, Hâcegân (sonraki adıyla Nakşbendîlik) ve Kübrevîlik’tir. Hicrî VII. (XIII.) asrın başındaki Moğol İstilası sebebiyle sosyal ve psikolojik bir sıkıntı içine düşen Orta Asya halkı için tasavvuf kurumları bir sığınak ve rehabilitasyon merkezi gibi hizmet etmiş olmalıdırlar. Ayrıca bölgenin uzun bir süreye yayılan İslâmlaşma sürecinde sûfîlerin önemli katkıları olduğu bilinmektedir. Şeyh Seyfeddin Bâharzî’nin Berke Han’ı, Şeyh Sadreddin İbrahim’in Gazan Han’ı, Arşüddin Velî’nin Tuğluk Timur Han’ı, Sadr Ata’nın Özbek Han’ı, Hoca İshâk Dehbîdî’nin de çok sayıda Kırgız’ı Müslüman ettiği nakledilir.
Orta Asya’daki tasavvuf ekollerine mensup dervişler tarafından Türkçe, Arapça ve Farsça çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Bu eserler hem İslâmiyet’in ahlak ve tasavvuf boyutunu geniş kitlelere taşımış, hem de Türkçe olarak yazılanları Çağatay Türkçesi denen Doğu Türk yazı dili- nin gelişmesine katkı sağlamışlardır. Dîvân-ı Hikmet, Bakırgan Kitabı, Hakîm Ata Risâlesi, Hadîkatü’l-ârifîn, Nesâyimü’l-mahabbe, Mebde-i Nûr, Sebâtü’l-âcizîn, Dîvân-ı Hüveydâ, Kıssa-i Şâh Meşreb, Dîvân-ı Meczûb-i Nemengânî bu Türkçe eserlerden sadece bazılarıdır.
Orta Asya’nın önemli tarikatlarından Yesevilik, Hoca Ahmed Yesevî’nin müridleri vâsıtasıyla önce Mâverâünnehr’in kuzeyinde (bugünkü Kazakistan’ın güneyinde), sonraları Mâverâünnehir’de (bugünkü Özbekistan’da) yayılmıştır. Yüksek sesle zikir, halvet (kırk gün yalnız kalıp ibâde- te yağunlaşma) ve riyâzat (az yemek, perhiz) gibi eğitim metotlarını be- nimseyip uygulayan Yesevîler Orta Asya’daki diğer tarikat mensuplarıyla bazen dostâne ilişki içinde olmuşlar, bazen de metotlarındaki farklılık se- bebiyle rekâbet duygusuna kapılmışlardır.
Necmeddin Kübrâ’nın müridleri ile devam eden Kübrevîlik de önce Mâverâünnehir’de, sonra daha güneydeki İran ve Hindistan bölgelerinde yayılmıştır. Buhara ve Semerkant’ta bir dönem varlık gösterebilen Küb- revîler zamanla Orta Asya’da zayıflayıp gözden kaybolmuş, İran’daki Nûrbahşiyye ve Zehebiyye kolları ise Şiileşerek devam etmiştir. Küb- revîler özellikle dervişliğin ilk dönemlerinde yüksek sesle zikretmeyi uy- gun görmüş, halvet, semâ (mûsikî eşliğinde vecde gelip raks etme) ve mü- ridin manevî derecesine göre farklı renklerde hırka (cübbe) giymesi gibi gelenekleri benimseyip uygulamışlardır. Bazı Kübrevîler’in Hz. Ali’den ve Hz. Ebû Bekir’den gelen silsileler ile zikri nefesi tutarak yapma konularında Nakşbendî mensuplarıyla tartıştıkları bilinmektedir.
Orta Asya’nın en etkin tasavvuf ekolü şüphesiz Nakşbendîlik’tir. Abdülhâlik Gucdüvânî tarafından kurulan ve Hâcegân tarikatı adıyla anılan bu ekol, hicrî VIII. (XIV.) asırda bu silsileden gelen Bahâeddin Nakşbend’den sonra Nakşbendiyye adıyla anılmaya başlamıştır. Sessiz zikir, aşırı riyâzattan kaçınma, hal- vet yerine toplum içinde iken Allah ile beraber olma (halvet der encümen), semâ ve mûsikîden uzak durma, silsilenin Hz. Ebû Bekir’den geldiğini kabul etme gibi prensipleri olan Nakşbendîlik bu yönleriyle diğer tarikatlardan farklı- lık arz etmektedir. Nakşbendîliğin Kâsâniyye kolunda bu prensipler gevşeyip önemini yitirmiş ise de, diğer kollarda ve özellikle Müceddidiyye’de ısrarla sürdürülmüştür. Devlet yöneticileriyle de sıkı ilişkiler içine giren Nakşbendîler Orta Asya’nın siyasî hayatında zaman zaman etkili olmuşlardır.
Yesevîlik, Kübrevîlik ve Nakşbendîlik dışında Orta Asya’da Aşkıyye, Kalenderiyye ve Kâdiriyye mensupları da görülmüştür. İran’dan Mâverâün- nehr’e giden ve XV. yüzyılda Semerkant civarında görülen Aşkıyye men- supları, Nakşbendîler’in etkin olduğu bu coğrafyada varlık gösterememişler ve zamanla Hindistan’a gidip Orta Asya’dan silinmişlerdir. Kalenderi- ye mensupları da XVII ve XIX. yüzyıllar arasında Buhara-Gucdüvan, Semerkant ve Fergana Vâdisi’nde görülmüştür. Kâdirî ve Çiştîler ise XIX. yüzyılda az da olsa Orta Asya’da görülmeye başlamıştır. Ayrıca yaşayan bir şeyhten tasavvufî eğitim almadan Üveysî yolla derviş veya şeyh olan kişiler hakkında bazı eserler kaleme alınmıştır. Bu eserler daha ziyade Doğu Türkistan menşe’lidir. Doğu Türkistan’da yayılan Nakşbendî- Kâsânî kolunun zamanla siyasallaşarak tasavvufî yönünü yitirmesi, tasav- vufa yatkın olan bölge insanlarının Üveysîliğe veya Kalenderîliğe yönel- mesinde etkili olmuş olabilir.
Orta Asya tasavvuf ekollerinden çoğu XIX. yüzyılda zayıflayıp tarihe karı- şırken Nakşbendîlik varlığını zayıf da olsa sürdürebilmiştir. Ruslara karşı yürütülen millî mücadelelerde Nakşbendî şeyhlerinin önde olduğu gö- rülmüştür. Sovyetler Birliği döneminde etkinliğini yitirmekle birlikte ta- mamen yok olmayan Nakşbendîlik, 1991’deki özgürlükten sonra tekrar gelişim sürecine girmiştir. Bu yeni dönemde neşriyat ve iletişim imkânla- rının gelişmesi sebebiyle, tasavvuf sadece bir grup insanın hayat tarzı ol- maktan çıkıp, daha geniş kitlelerin İslâmiyet’i anlama ve yorumlama bi- çimi olarak şekillenmeye müsaittir. Tasavvuf kültürü, edebiyatı ve felsefe- sinin kaynak eserleriyle birlikte okullarda ders olarak okutulup yeni nesil- lere tanıtılması, hem globalleşen dünyada aşınan tarihî ve kültürel değer- lerin yeni nesillere tanıtılmasına katkı sağlayacak, hem de tasavvuftaki ilâhî aşk ve hoşgörü felsefesi sebebiyle yabancı radikal akımlara karşı yeni nesle önemli bir eğitim verilmiş olacaktır.
Orta Asya’da tasavvuf söz konusu olunca ilk akla gelenler Yesevîlik, Nakşbendîlik ve Kübrevîlik’tir. Bunların dışında Orta Asya’da yaygınlığı ve etkinliği daha az olan başka tasavvuf ekolleri ya da münferit sûfîler de olmuştur. Bu sûfîler hem yazdıkları eserler, hem de yaptıkları tasavvufî sohbetlerle İslâmi- yet’in yayılmasına hizmet ettikleri gibi, tasavvufî ahlâk anlayışının yaygınlaşma- sına da katkı sağlamışlardır. Ayrıca bazı sûfîler yazdıkları manzum veya mensur eserlerle Orta Asya’da Türk edebiyatının gelişmesine hizmet etmişlerdir. Neticede tasavvuf, asırlar boyunca Orta Asya’daki İslâm kültürünün önemli bir boyutu ve rengi olmuştur.
Orta Asya’da İslâmiyet’in yayılmaya başlamasıyla birlikte, hicrî II. (miladi VIII.) asırdan itibaren bölgede zâhid ve sûfîler de görülmeye başlamıştır. Bugünkü Türkmenistan sınırları içinde bulunan Merv şehrinde dünyaya gelen Abdullah b. Mübârek (ö. 181/797) hem hadis âlimi hem de zâhid ve sûfî idi. Merv şehrinde iki tekke (ribât) kurduğu ve buralarda halkı irşâd ettiği nakledilir 1.
Özbekistan sınırları içinde bulunan Nahşeb (bugünkü adı Karşı) ve Tirmiz şehirleri de birçok âlim ve sûfînin yetiştiği bölgeler idi. “Sûfîyi hiçbir şey bulan- dıramaz, aksine her şey onunla saf ve duru hâle gelir” diyen Ebû Türâb Nahşebî (ö. 245/859) ile velîlik konusundaki fikirleriyle tanınan ve çok sayıda Arapça tasavvufî eser kaleme alan Hakîm Tirmizî (ö. 320/932) bu sûfîlerin en meşhur- larındandır. Hakîm Tirmizî’nin kabri Tirmiz şehrinde hâlâ önemli bir ziyâretgâhtır 2. Buhara ve Semerkant ise hem âlimleri hem de sûfîleriyle Orta Asya’nın en önemli kültür merkezleriydi. Buhara’nın Kelâbâz mahallesinde yaşayan Ebû Bekir Muhammed b. İshâk Kelâbâzî (ö. 380/990) tasavvufun öğretilerini et-Ta‘arruf li mezhebi ehli’t-tasavvuf isimli Arapça eserinde toplamış, ayrıca Bahru’l-fevâid isimli eserinde bazı hadislere tasavvufî yorumlar yapmıştır 3.
Tekke âdâbını tesbit eden ve düzenlediği semâ meclislerinde okuduğu âşıkâne şiirlerle tanınan Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr (ö. 440/1049) bugün Türkme- nistan’da bulunan Meyhene’de yaşamış ve orada vefat etmiştir. Türkmen halkı arasında “Mene Baba” lakabıyla anılır. Hayatı, menkıbeleri ve sözleri Muham- med b. Ebû Ravh Lütfullah’ın (ö.541/1147) Hâlât u Sühanân-ı Şeyh Ebû Sa‘îd ve Muhammed b. Münevver’in Esrârü’t-tevhîd fî makâmâti’ş-Şeyh Ebî Sa’îd isimli Farsça eserleriyle günümüze ulaşmıştır4. Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye nisbet edilen ve: “Yine gel, yine gel, ne olursan ol, yine gel” diye başlayan meş- hur rubâî de aslında Mevlânâ’dan iki asır önce yaşayan Ebû Sa‘îd-i Ebü’l- Hayr’ın şiirleri arasında yer almaktadır5.
Aslen Hemedanlı olup Merv’de tekke kuran Yûsuf Hemedâni’nin (ö. 535/1140) ise Orta Asya tasavvuf tarihinde ayrı bir önemi vardır. Onun iki önemli müridi Hoca Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik Gucdüvânî sonraları Orta Asya’nın en yaygın tarikatları olan Yeseviyye ve Hâcegân (Nakşbendiyye) isimli tasavvuf ekollerinin kurucusu olmuşlardır. Yûsuf Hemedânî’nin kaleme aldığı bazı tasavvufî eserler günümüze ulaşmıştır. Bunlardan en meşhuru Rutbetü’l- hayat isimli Farsça eserdir6.
Yeseviyye:
Yeseviyye, Ahmed Yesevî’ye (ö. 562/1166) nisbet edilen ve Orta Asya’da et- kin olan bir tarikattır. Hoca Ahmed Yesevî bugün Kazakistan sınırları içinde bulunan Sayram’da doğmuş, eski adı Yesi, yeni adı Türkistan olan şehirde vefat etmiştir. Dinî ve tasavvufî konuları Türkçe sâde şiirler şeklinde anlatan Ye- sevî’nin hikmet adı verilen bu şiirleri zamanla derlenmiş ve Dîvân-ı Hikmet mecmuaları meydana gelmiştir. Ahmed Yesevî’nin ardından müridleri vasıtasıyla onun tasavvuf yolu ve dü- şünceleri zamanla Orta Asya’nın farklı bölgelerine yayılmıştır. Bu yolun takipçi- lerinin mensup olduğu tarikata Yeseviyye adı verildiği gibi, cehrî zikir yapmaları sebebiyle Cehriyye ve mensuplarından çoğunun Türk olması sebebiyle Silsile-i Meşâyıh-ı Türk de denilmiştir.
Hoca Ahmed Yesevî’nin tasavvuf yolunda kimden icâzet aldığı konusunda kaynaklarda farklı bilgiler bulunmaktadır. Onun ilk hocası ve şeyhi, aynı za- manda akrabası olduğu anlaşılan Arslan Bâb’dır. Arslan Bâb’ın vefatından sonra farklı kaynaklarda Yûsuf Hemedânî, Ebu’n-Necîb Sühreverdî ya da Ebû Hafs Ömer Sühreverdî’ye intisap edip icâzet aldığı söylenir. Bu rivâyetlerden en çok kabul göreni, Yûsuf Hemedânî’den icâzet almış olmasıdır. Öte yandan Ahmed Yesevî’nin babası İbrahim Ata’nın da bir şeyh olduğu ve onun Yesi’deki halifesi Mûsâ Hoca’nın Âişe Hoştâc isimli kızını Ahmed Yesevî ile evlendirdiği şeklin- deki rivâyetler dikkate alınırsa, Yesevî’nin bu akraba çevresinden de önemli derecede tasavvufî eğitim almış olabileceği anlaşılır.
Ahmed Yesevî’nin en meşhur halifeleri Mansûr Ata, Saîd Ata, Sûfî Mu- hammed Dânişmend ve Hakîm Ata’dır. Bunlardan Mansûr Ata, Arslan Bâb’ın oğlu idi. Mansûr Ata’nın oğlu Abdülmelik Hoca, torunu Tâc Hoca ve torunu- nun oğlu Zengî Ata da Yesevî şeyhi idiler. Yesevî’nin ikinci halifesi Saîd Ata hakkında yeterli bilgi yoktur. Üçüncü halifesi Sûfî Muhammed Dânişmend, Otrâr şehri civarında halkı irşâd ile meşgul olmuş, şeyhi Ahmed Yesevî’nin ve diğer bazı sûfîlerin tasavvufî görüşlerini Mir’âtü’l-kulûb isimli Türkçe eserinde toplamıştır7. Sûfî Muhammed Dânişmend’in halifesi Süzük Ata veya Süksük Ata diye anılan Şeyh Mustafa’dır. Şeyh Mustafa’nın halifesi İbrahim Ata, İbrahim Ata’nın oğlu da İsmail Ata’dır. İsmail Ata babası öldürüldüğünde on yaşın- da olduğu için zâhirî ve tasavvufî eğitimine Harezm, Buhara ve Semerkant’ta devam etmiş, sonra Hocend’deki Şeyh Maslahat Hocendî’den tasavvuf yolunda icâzet alarak kendi memleketi Kazıgurt’ta irşâda başlamıştır. Oğlu ve halifesi Hoca İshak, XIV. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı Hadîkatü’l-ârifîn isimli Türkçe eserinde İsmail Ata’nın ve diğer bazı sûfîlerin tasavvufî görüşlerine yer vermiştir 8. Yeseviyye’nin bu kolunda adı geçen Süksük Ata’nın Taraz’da idâreci- lik de yapan Melikü’z-zühhâd lakaplı bir zata hilâfet verdiği, bu silsilenin sıra- sıyla Ebu’n-Nûr Süleyman Âşık b. Dâvûd, Cemâleddin Muhammed Kâşgarî ve İbrahim b. Ömer el-Alevî ez-Zebîdî yoluyla devam ederek önce Yemen’de sonra Kuzey Afrika’da başka tarikatlarla birleştiği ve zamanla Senûsiyye içinde eridiği anlaşılmaktadır9.
Ahmed Yesevî’nin dördüncü ve en meşhur halifesi Hakîm Ata’dır (ö. 582/1186). Asıl adı Süleyman Bakırgânî olan bu zât tasavvufî eğitimini tamam- ladıktan sonra Yesi’den ayrılıp Harezm bölgesine gitmiş ve orada halkı irşâd ile meşgul olmuştur. Hocası Ahmed Yesevî gibi hikmet tarzında Türkçe şiirler söyleyen Hakîm Ata’nın bazı şiirleri Bakırgan Kitabı isimli mecmua içinde gü- nümüze ulaşmıştır. Âhir Zaman Kitabı, Hazret-i Meryem Kitabı ve Mi‘râcnâme gibi başka manzum eserleri de olan Hakîm Ata’nın hayatı ve menkıbeleri, yazarı belli olmayan Türkçe ve mensur Hakîm Ata Kitabı’nda toplanmıştır10. “Barça yahşı biz yaman, barça buğday biz saman” yani “herkes iyi biz kötüyüz, herkes buğday (gibi değerli), biz samanız” ve “Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil” gibi sözleri meşhurdur.
Hakîm Ata’nın en önemli halifesi Zengî Ata’dır (ö. 656/1258). Taşkent’te yaşayan Zengî Ata’nın çobanlık yaparak geçimini sağladığı ve şeyhi Hakîm Ata’nın vefatından sonra dul kalan hanımı Anber Ana ile evlendiği nakledilir. Zengî Ata’nın meşhur dört halifesi Uzun Hasan Ata, Seyyid Ata, Sadr Ata ve Bedr Ata’dır. Mâverâünnehr’de ilim tahsiliyle meşgul olan bu dört genç tasavvuf yoluna yönelmeyi arzu edip Zengî Ata’nın yanına gelmiş ve bir süre eğitimden sonra hilâfet (icâzet) almışlardır. Bunlardan Seyyid Ata Harezm bölgesinde ya- şamıştır. Zengî Ata’nın tavsiyesi ile iki halifesi Seyyid Ata ve Sadr Ata’nın Deşt-i Kıpçak’taki Sarayçık’a gittiği, orada bulunan Altınorda hükümdarı Özbek Han’ı İslâmiyet’e davet ettiği ve Sadr Ata’nın gösterdiği kerâmet neticesinde Özbek Han ile birlikte 70.000 kişinin Müslüman olduğu nakledilir11.
Sadr Ata’dan sonra sırasıyla Elemîn Baba (bazı kaynaklarda Eymen veya Almîn), Şeyh Ali Şeyh ve Mevdûd Şeyh halkı irşâda devam etmişlerdir. Mevdûd Şeyh’ten sonra Yeseviyye silsilesi iki kola ayrılmıştır: Bunlardan birisi Kemâl Şeyh Îkânî, diğeri Hâdim Şeyh ile devam eder. Kemâl Şeyh’ten sonra silsilenin bu kolu şöyledir: Şeyh Aliâbâdî (Seyyid Ahmed), Şemseddin Özgendî, Abdâl Şeyh (Şeyh Üveys), Şeyh Abdülvâsi‘ ve Şeyh Abdülmüheymin. Bu son zâtın XVI. yüzyılda Taşkent’te yaşadığı bilinmektedir. Bu silsiledeki Şemseddin Öz- gendî “Şems-i Âsî” mahlasıyla hikmet tarzında şiirler söylemiştir.
Hâdim Şeyh ile başlayan diğer Yesevî kolu da kendi içinde ikiye ayrılarak devam etmiştir: Birinci kol Hâdim Şeyh’in halifelerinden Şeyh Cemâleddin Kâşgarî Buhârî, Süleyman Gaznevî, Seyyid Mansûr Belhî (ö. 965/1557) ile devam ederek Osmanlı döneminde İstanbul’u ziyaret eden Nakşbendî ve Yesevî şeyhi Ahmed b. Mahmûd Hazînî’ye ulaşır. Hazînî’nin eserleri şunlardır: Cevâhiru’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr, Menba‘u’l-ebhâr fî riyâzi’l-ebrâr, Hucce- tü’l-ebrâr, Teselliyu’l-kulûb, Câmi‘u’l-mürşidîn ve Dîvân.12 Bu koldaki Cemâleddin Kâşgarî Buhârî’den sonra başka bir alt kol Şeyh Hudâydâd Buhârî Gazîregî (ö. 939/1532), Mevlânâ Velî Kûh-i Zerî, Kâsım Şeyh Azîzân Kermînegî (ö. 986/1578-79) ve Pîrim Şeyh yoluyla devam ederek Âlim Şeyh lakaplı Muhammed Âlim Sıddîkî’ye (ö. 1043/1633) ulaşır. Bu son zât, 1033’te (1624) tamamladığı Lemehât min nefehâti’l-kuds isimli Farsça eserinde Ahmed Yesevî’den başlayarak kendi dönemine kadar yaşamış olan birçok Yesevî şeyhi hakkında mühim bilgiler vermiştir13. Âlim Şeyh’in halifesi olan Mevlânâ Os- man’a intisap ederek hilâfet almış olan Buharalı Mevlânâ Muhammedî İmlâ (ö. 1162/1749) Yesevîliğin yanı sıra Nakşbendiyye’den de icâzetli idi.
Âlim Şeyh’in halifelerinden Muhammed Şerîf Buhârî (ö. 1109/1697) Farsça olarak kaleme aldığı Huccetü’z-zâkirîn li reddi’l-münkirîn isimli eserinde hem cehrî zikrin meşrû olduğunu ispatlamak için deliller getirmiş, hem de önceki Yesevî şeyhleri hakkında bilgiler vermiştir14. Bu zât Yesevîliğin yanı sıra Nakşi- bendîlik’ten de icâzetli idi. Hikmet tarzında Türkçe şiirler yazan Kul Şerîf’in de bu zât olduğu tahmin edilmektedir. Kendisinden sonra silsile sırasıyla Fethullah Azîzân ve Lütfullah Azîzân ile devam edip Şeyh Hudâydâd b. Taş Muhammed Buhârî’ye (1216/1801) ulaşır. Tasavvufa dâir birçok eser kaleme alan Şeyh Hudâydâd’ın Bustânü’l-muhibbîn isimli Türkçe ve Arapça iki dilli eseri Yese- viyye tarikatının âdâbı hakkında mühim bilgiler içeren ve cehrî (yüksek sesli) zikri savunan bir kaynaktır15. Onun halifesi Ömer Îşân Yesevîlikle birlikte Nakşbendîliğin Müceddidiyye koluna da bağlıydı. XIX. yüzyılın başlarına kadar izi sürülebilen ve zayıflamış ya da Nakşbendîliğin içinde erimeye başlamış olsa da silsilesi bilinen Yesevîlik, bu tarihten sonra yazılı kaynaklarda izlenemez ol- muş, XIX. yüzyılın sonlarında Ruslar’ın Orta Asya’da hâkimiyet kurmasının ardından da gözden kaybolmuştur.
Yukarıda adı geçen Yesevî şeyhlerinin dışında, kaynaklarda hayatı ya da silsi- lesi hakkında yeterli bilgi bulunmayan başka Yeseviyye mensupları da vardır. Ahmed Yesevî’nin halifelerinden Baba Maçin ve Yaşlıg Yunus Ata, İsmail Ata’nın müridi Otlug Yunus Ata, Bahâeddin Nakşbend’in kendileriyle görüştü- ğü Kusem Şeyh ve Halil Ata, Emîr Külâl’in oğlu ile görüşen Kök Ata, Türkis- tanlı Tonguz Şeyh, sadece Türkçe konuştuğu için Türkçü Ata diye anılan Taş- kentli bir Yesevî şeyhi bunlardan bazılarıdır. Bazı kaynaklarda Tatar ve Bulgar bölgelerinde yaşayan Biraş b. Abraş Sûfî, Ufa yakınlarında kabri olan Hüseyin Beg, Azerbaycan’ın Niyazabad şehrinde türbesi olan Avşar Baba ve Türkmenistan’da yaşamış olan Gözlü Ata gibi şahıs- ların da Yesevî şeyhi ya da dervişi olduğu iddia edilmiştir.
a.Yesevîliğin Yayıldığı Coğrafya:
Orta Asya’da Nakşbendîliğin güçlenip yaygın hâle gelmesi, Yesevîliğin etki- sini ve yaygınlığını azaltmaya başlamış, zamanla bazı Yesevî mensupları Nakş- bendîliğe de bağlanmıştır. Etkinliği azalmakla birlikte XIX. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdürebilen Yesevîlik bu tarihten sonra gözden kaybolmuş ve tarihe karışmıştır. Hayatı ve silsilesi hakkında az çok bilgi bulunan ve Yeseviyye tarikatına mensup olduğu kesin olarak bilinen mutasavvıfların vefat ettiği yerler yani türbeleri dikkate alındığında, Yesevîliğin yayıldığı coğrafya da ortaya çıkmaktadır. Ahmed Yesevî’nin müridlerinden biri olan Sûfî Muhammed Dâniş- mend’in kabri Otrar’da (Otırar), diğer mürid ve halifesi Hakîm Ata’nın kabri Hârezm bölgesinde, bugünkü ifadesiyle Özbekistan’ın Karakalpakistan özerk bölgesindeki Kongrat şehri yakınlarındadır. Hakîm Ata’nın müridi Zengi Ata’nın kabri Taşkent’in Zengi Ata köyündedir. Zengi Ata’nın müridlerinden Sadr Ata Taşkent’in Orta Saray köyünde, Bedr Ata Taşkent’in Kuyik köyünde, diğer müridlerinden Seyyid Ata Hârezm bölgesinde, Uzun (Usulluk) Hasan Ata da Semerkant yakınlarındaki Kunduzek’te medfundur16.
Seyyid Ata’nın oğlu ve halifesi Seyyid Abdullah Zerbahş Hârezm’den Buha- ra’ya gelmiş, orada halkı irşâd etmiş ve Buhara yakınlarındaki Köhne Peykend’de vefat etmiştir17. İsmail Ata’nın oğlu İshak Ata’nın kabri Kazakistan’ın güneyindeki Kazıgurt şehri yakınlarında bulunan Turbat’ta (Türbet), Süzük Ata ve Otlug Yunus Ata’nın kabri Çimkent’in Sayram ilçesinde18, Elemîn (Eymen) Baba, Şeyh Ali Şeyh ve Mevdûd Şeyh’in kabirleri Semerkant’ın Akdarya ilçesin- deki Kümüşkent’te, Cemâleddin Azîzân’ın kabri Herat’ta, Şeyh Hudâydâd’ın kabri Semerkant’ın Câmbây ilçesinin Gazîre köyünde, Kâsım Şeyh Kermînegî’nin kabri Buhara’nın kuzeyindeki Nevâî ilinin Karmana (Kermîne) ilçesindedir19. Lemehât müellifi Muhammed Âlim Sıddîkî (Âlim Şeyh Azîzân) Semer kant’ın Pâyarık ilçesinin Çelak korganı (kalesi) yakınlarında (eski adı Aliâbâd), Huccetü’z-zâkirîn müellifi Muhammed Şerîf Buhârî de Buhara’da medfûndur. Osmanlı döneminde Anadolu’ya da gelen Ahmed b. Mahmûd Hazînî Hisârlı yani bugünkü Tacikistan’ın Duşanbe bölgesindendir. Kabri bilinmemektedir.
Bu bilgiler ışığında Yesevîliğin önce Mâverâünnehr’in kuzeyindeki Yesi civa- rında doğduğu, kısa bir süre içinde Otrar, Sayram, Kazıgurt, Taşkent, Hârezm, Semerkant ve Buhara bölgesine yayıldığı, zamanla Herat ve Hisâr’a da ulaştığı anlaşılmaktadır. Bugünkü haritalar ile söylemek gerekirse, Kazakistan’ın güneyinde doğan Yesevîlik daha ziyade güneye doğru yayılmış ve özellikle Özbekis- tan şehirlerinde, kısmen de Tacikistan ve Afganistan’da yayılmıştır. Yesevîliğin Başkurtistan, Bengladeş, Anadolu ve Balkanlar’a kadar uzandığına dâir iddialar var ise de, bunlar güvenilir kaynaklar ve silsilenâmelerle desteklenemediği için ihtiyatla karşılanmalıdır. XIX. yüzyılın sonlarında Orta Asya’nın Fergana vâdi- sinde ve Kırgız bölgelerinde görülen Laçiler ile Saçlı Îşânlar’ın da Yesevîlikle bağlantısı ispat edilememiştir. Bunlar Orta Asya Kalenderîlerinin son kalıntıları olmalıdır.
b. Yesevîler’in Sosyal İlişkileri:
Yesevîler Orta Asya’nın diğer tarikatlarıyla bazen dostâne ilişkiler içinde ol- muş, bazen de karşılıklı rekâbet ve muhalefete girişmişlerdir. Orta Asya’da yay- gın ve etkin olan Nakşbendîler’den bazıları Yeseviyye mensuplarını cehrî zikir, şeyhliğin babadan oğula geçmesi, tekke ve merâsimlere fazla önem vermeleri gibi konularda eleştirmişlerdir. Yesevîler de cehrî zikrin câiz olduğunu ispatla- mak maksadıyla birçok eser kaleme almışlardır. Ancak Nakşbendiyye’nin Kâsâniyye kolunda cehrî zikir, semâ ve halvet gibi uygulamalara sempati ile bakıldığı için bu kola mensup olanlar Yesevîlerle genelde iyi ilişki içinde olmuş- lardır. XVI. yüzyıldan itibaren bazı Yeseviyye mensuplarının kendi tarikatlarının yanı sıra Nakşbendîliğe de intisap etmeye başladıkları görülür. Yesevî şeyhi Hazînî (ö. 1002/1593-94’ten sonra), Nakşbendiyye’nin Kâsâniyye kolundan Hâce Sa‘d Cûybârî’nin halifesi Molla Emîn’den Nakşbendî icâzeti almıştır.
XVII. yüzyılın başlarında yaşayan Yesevî şeyhi Tokum Şeyh Hîvekî 400 müridi ile birlikte bir Nakşbendî şeyhine intisap etmiştir. Orta Asya’dan Hindistan’a göç eden Cemâleddin Hâce Dîvâne Seyyid Atâî (ö. 1016/1607-8) de Yesevîlikle birlikte Nakşbendiyye, Kübreviyye ve Aşkıyye tarikatlarına bağlı idi. Onun menkıbelerini Rıdvân lakaplı oğlu Muhammed Kâsım Menâkıbu’l-ahyâr veya Makâmât-ı Seyyid Atâî adıyla bilinen Farsça eserinde toplamıştır20.
Devlet yöneticileriyle münâsebetler konusunda Yesevîler Mâverâünnehir’de her zaman Nakşbendîler’in gerisinde kalmışlardır. Şeybânîler’in ilk döneminde bu durum Yesevîler lehine değişecek gibi olmuşsa da, Şeybânî Han’ın önceleri intisap ettiği Yesevî şeyhi Cemâleddin Kâşgarî Buhârî’yi Buhara’dan Herat’a sürgün etmesi neticesinde durum yine Nakşbendîler’in lehine değişmiştir. XVIII. yüzyılda bazı Mangıt hanlarının Nakşbendîliğin Mücedidiyye koluna bağlı olması ve cehrî zikri yasaklamaları, zaten gücünü yitirmiş olan Yesevîler’i daha da sönük hâle getirmiştir.
c. Yesevîlik’te Tasavvufî Eğitim:
İntisap: İntisap, tasavvuf yoluna girmek ve bağlanmak demektir. Yesevîlik’te tasavvufî eğitim intisapla başlar. Hoca İshâk b. İsmail Ata’nın XIV. yüzyılda Çağatay Türkçesiyle yazdığı Hadîkatü’l-ârifîn isimli eserinde anlatıldığına göre, Yesevîlik’te intisap merâsimi şöyle yapılırdı: Şeyh, mürid olmak niyetiyle gelen kişinin elini tutar, tevbe etmesini ve Allah’a yönelmesini tavsiye ederek şu tevbe virdini üç kez okurdu: “Estağfirullâhe’llezî lâ ilâhe illâ Hû el-Hayye’l-Kayyûm ve es’elühü’t-tevbe”. Sonra eline bir makas alır ve: “Yâ eyyühe’llezîne âmenû tûbû ilallâhi tevbeten nasûhâ” (et-Tahrîm, 66/8) âyetini okuyup müridin saçın- dan, önce sağ, sonra sol, sonra da orta taraftan iki üçer adet kıl keserdi. Bu saç kesme olayı, sembolik olarak müridin dünya ve dünyevi şeylerin sevgisini kal- binden kesip atması ve mâneviyata yönelmesi gerektiğini ifade ederdi. Bunun peşinden şeyh, mürîde nâfile namaz kılmayı, sürekli zikretmeyi, şeyhinden izin- siz iş yapmamayı tavsiye ederdi 21.
Zikir: Yesevîlik’te toplu ve sesli olarak icrâ edilen zikre, zikr-i erre adı verilir- di. Zikr-i erre, Farsçada testere zikri demektir. Zikrin ilerleyen aşamalarında kelimeler kaybolup sadece boğazdan testere sesini andıran bir hırıltı çıktığı için bu şekilde isimlendirilmiştir. XIII. yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılın başlarında yaşadığı anlaşılan Yesevî şeyhi İsmâil Ata’nın zikir konusunda şöyle dediği nak- ledilir: “Demirci demiri ateşte ısıtıp çekiçle dövdüğü gibi, mürîd de kalbini Hû zikrinin çekici ile dövüp temizlemelidir”22. İsmâil Ata bir mürîdine zikir telkîn ettikten sonra şöyle derdi: “Ey derviş! Tarikat kardeşi olduk. Benden bir nasîhat kabul et: Bu dünyâyı yeşil bir kubbe olarak düşün, farz et ki âlemde sadece sen varsın, bir de Hak Teâlâ var. O kadar zikret ki, tevhîdin galebesi ile sadece Hak Teâlâ kalsın, sen aradan çık!”23. Hoca İshak b. İsmail Ata, her şeyhin ve mürşi- din zikir için Allah’ın isimlerinden birini tercih ettiğini, Hoca Ahmed Ye- sevî’nin “Allah” ve “Hû” şeklinde iki ismi mürîdlere telkîn ettiğini, İsmâil Ata’nın ise “Hû” zikrini tercih ettiğini söyler24.
Müellifi bilinmeyen ve Risâle-i Zikr-i Hazret-i Sultânü’l-ârifîn ismiyle anılan Çağatay Türkçesi’yle yazılmış bir eserde ise Yesevîler’in zikrinin altı türünden bahsedilir: 1. İsm-i zât zikri: “Allah” diye zikretmektir. Bu zikir, “Allah Hû, Allah Hû, Yâ Hû, Allah Hû” şeklinde de icrâ edilir. 2. İsm-i sıfat zikri: “Hay âh, Hay âh” diye zikretmektir. Bu zikir öğle namazından sonra ayakta (kıyâmî) icrâ edilir, “Hay” ve “âh” derken beş parmak yumulur. 3. Dûsere zikri: “Hay, âh, Allah, Hay, Hû” ve “Hay, Hayyen, Hû Allah; Hay, Hayyen, Hû Allah” diye zikretmektir. 4. Zikr-i Hû: “Hû, Hû, Hû Allah; Hû, Hû, Hû Allah” diye zik- retmektir. 5. Zikr-i çaykun: Zikir vaktinde ritim, âhenk ve mûsikînin bir arada ve uyum içinde devam etmesi için zâkirin elinde çıngırak gibi bir âleti hareket ettirmesi, çak çak diye ses çıkarmasıdır. “Hû (çak), Hû (çak)” diyerek zikredilir. 6. Çehâr darb: “Hay, âh âh âh, Hay, Hû; Hay, âh âh, âh, Hay, Hû” diye zik- retmektir. Bu altı zikir usûlüne ek olarak bir de “zikr-i kebûter” (güvercin zikri) vardır ki “Hû, Hû” diye icrâ edilir25.
Halvet: Dervişlerin ibâdet ve tefekkür için bir süre yalnız kalmalarına halvet denir. Yesevîlik’te tasavvufî eğitimin önemli unsurlarından biri de halvettir. Yeseviyye tarikatında halvetin geleneksel bir âdâb ve merâsimi vardır. Hazînî’nin Cevâhiru’l-ebrâr’da verdiği bilgiye göre, genel teâmülden farklı ola- rak Yeseviyye’de halvet gurup hâlinde yapılır. Halvete girecek olan mürîdler, mürşidin muvâfakatıyla birgün önceden oruç tutmaya başlarlar. Halvetten bir gün önce sabah namazından sonra mürîdler zikir ve tekbîrlerini çoğaltırlar. Aynı gün ikindi namazından sonra halvethânenin kapı, baca, tüm delikleri kapatılır ve mürîdler güneş batıncaya dek tevbe ve zikirle meşgûl olurlar. Akşam nama- zından sonra iftar için sıcak su getirilir, müridler bununla orucunu açar ve bun- dan sonra su verilmez. Ardından kara darıdan halvet çorbası verilir. Tüm halvet ehli bu çorbayı içtikten sonra harâreti teskîn için küçük bir karpuz ya da ayran verilebilir. Yemekten sonra Kur’ân-ı Kerîm’den bir sûre, ya da birkaç âyet oku- nur. Ayakta saf tutup üç kere tekbîr getirilir, sonra oturulup gece yarısına kadar zikrullâh ile meşgûl olunur. Bu esnâda “hikmet” adı verilen ilâhîler okunur. Ardından başlar traş edilir ve halvethânenin dört yönüne doğru tekbîr getirilir. Bundan sonra zikirle meşgûl olunur. Kandil sönünce birkaç saat istirâhat edilir ve görülen rüyâlar şeyhe tâbîr ettirilir. Halvet, gece gündüz bu şekilde kırk gün devam eder. Kırk günün sonunda mutfak görevlileri diğerlerinden daha önce halvethâneden çıkar ve kurban keser- ler. Bu kurbanların kanlarını ve kemiklerini gömerek saklamak âdettir. Kesilen kurbanların boğazları kebap yapılarak soğuk su veya ayranla halvet ehline verilir. O gece sûfîler evlerinde istirâhat eder ve ertesi gün sabah namazında duâ ve zikirlerle halvetin tam olarak bittiği îlân edilmiş olur26.
Sohbet: Bazı Yesevî şeyhleri tasavvufî ve ahlâkî sohbetin önemini vurgula- mak gâyesiyle: “Namazın kazâsı olur ama sohbetin kazâsı olmaz” demişlerdir27. Gâfil insanların, hattâ bu gâfil insanlara âit eşyâların bile sûfîlerin manevi huzur hâlini bozacağına inanılırdı. Menkıbeye göre, Hoca Ahmed Yesevî, sohbetinde beklenen feyz ve huzur hâli meydana gelmeyince müridlerine tekkeyi araştırma- larını söylemiş, gâfil bir kişinin bastonunun tekkede unuttuğu görülmüş, bu baston dışarı çıkarılınca feyizli bir sohbet yapılabilmiştir28.
Hilâfet: Tasavvufî eğitimini tamamlayan derviş, halkı irşâd etme yetkisi yani hilâfet (icâzet) alır ve halife olurdu. Yesevîlik’te icâzet ve hilâfetin sembolü ola- rak bu kişiye şeyh tarafından bir asâ hediye edilirdi. Çobanın koyunları asâ ile güttüğü ve kurtlardan koruduğu gibi, halife olan kişinin de manevi terbiyesiyle meşgul olduğu kişileri eğitmesi ve nefsin tuzaklarından koruması beklenirdi. Tasavvufî eğitim mertebelerini tamamlamayan müride hilâfet verilmesi uygun görülmezdi. Bu makamları aştıktan sonra da içinde kibir duygusunun kalıp kalmadığını anlamak için bazen boynuna bir sepet asılır ve bir süre dilencilik yapması istenirdi. Hilâfet asâsı alan kişinin yüksek ahlâka sahip olması ve Ye- sevîliğin pîri Hoca Ahmed Yesevî’yi duâdan unutmaması gerekirdi29.
Hizmet: Hoca İshâk b. İsmail Ata’nın kaleme aldığı Hadîkatü’l-ârifîn’in üçüncü bölümü şeyh ve şeyhlik hakkındadır. Bu bölümde “şeyhlik, halkı Hakk’a davet etmektir”, “bütün insanlara şefkatli olmaktır” gibi ifâdeler yer alır. İsmail Ata’ya sormuşlar: Halkı Hak Teâlâ’ya ulaştıran kaç tane yol vardır? Şöyle cevap vermiş: “Varlıktaki bütün zerreler sayısınca yol vardır. Ama bir müslüma- nı rahatlatmak ve ona faydalı olmaktan daha yakın ve daha iyi bir yol yoktur”30.
Dinî Kurallara Riâyet: Ahmed Yesevî’nin müridi Sûfî Muhammed Dâniş- mend’in Mir’âtü’l-kulûb isimli eserinde Yesevî’den naklettiği “âhir zamanda sahte şeyhlerin ortaya çıkacağı ve bunların Ehl-i Sünnet’i sevmeyeceği” şeklin- deki rivâyetler ile31, Hoca İshâk’ın Hadîkatü’l-ârifîn’inde İmâm Ebû Mansûr Mâtürîdî’ye atıf yapılması ve Yesevî kaynaklarında cehrî zikri müdafaa için sü- rekli Hanefî fıkıh kitaplarına referans yapılmış olması, Yeseviyye mensuplarının diğer Orta Asya Türkleri gibi Sünni-Mâtürîdî ve Hanefî olduğunu göstermek- tedir. Ayrıca meşhur Yesevî dervişi Hazînî Cevâhiru’l-ebrâr’da Hoca Ahmed Yesevî’nin Hanefî mezhebinde olduğunu açıkça kaydetmiştir32.
Hoca Ahmed Yesevî’nin dinî kurallara uymakla ilgili Dîvân-ı Hikmet’teki dizelerinden bazıları şunlardır: Her kim kılsa tarikatnı da‘vâsını, Evvel kadem şerîatga koymak kerek. Şerîatnıng işlerini edâ kılıp Andın songra bu da‘vânı kılmak kerek.33 Yani: Tarikat yolunda olduğunu iddia eden kişinin önce şerîat yoluna girme- si, dînî kurallara uyup ondan sonra sûfîlik iddiâsında bulunması gerekir. Cemâatge barmayin terk-i namâz kılganlar, Şeytân birle bir yerde derk-i esfelde kördüm.34 Yani: Mescide gitmeyen ve namazı terk eden kişileri, Şeytan ile aynı yerde Cehennem çukurunda gördüm35.
Hâcegân ve Nakşbendiyye
Yûsuf Hemedânî’nin mürid ve halifelerinden biri olan Ahmed Yesevî ile Ye- seviyye tarikatı devam ederken, Hemedânî’nin diğer müridi Hâce Abdülhâlik Gucdüvânî ile de Hâcegân tarikatı devam etmiştir. Abdülhâlik Gucdüvânî Bu- hara yakınlarındaki Gucdüvan (bugünkü telaffuzu Gicduvan) kasabasında yaşayıp o bölgede tarikatını yaymıştır. Gucdüvânî ve takipçilerinin “Hâce” lakabına nisbetle “Hâcegân” (hocalar, efendiler) adıyla anılan bu tarikat, medreseleri ve âlimleriyle meşhur olan Buhara bölgesinde, yüksek sesle icrâ edilen (cehrî) zikri bid’at sayan ulemâya muhâlif bir konumda durmamak için olsa gerek, sessiz (hafî) zikre yönelmiş ve bunu tarikatın esası yapmıştır. Diğer tarikatların aksine Hâcegân tarikatında silsilenin Hz. Ali’den değil, Hz. Ebû Bekir’den geldiğinin kabul edilmesi de, Ebû Bekir’i sahâbenin en üstünü olarak kabul eden Ehl-i Sünnet anlayışının o dönemde Orta Asya ve özellikle Buhara civarında güçlü bir şekilde temsil edilmesiyle izah edilebilir. Hâcegân tarikatının karakterini belirle- yen bu özellikler, takriben iki asır sonra bu silsileden gelen Bahâeddin Nakş- bend’e (ö. 791/1389) miras bırakılmış ve Nakşbendiyye tarikatının temel özel- liklerinden olmuştur.
Hicrî 575 (1179) veya 615 (1218) senesinde vefat ettiği kabul edilen Ab- dülhâlik Gucdüvânî’nin tavsiyelerini ihtivâ eden Vasâyâ isimli Farsça eserindeki şu cümleler, tarikatın karakterini anlama konusunda önemli ipuçları vermekte- dir: “Oğlum, sana vasiyetim şudur ki, bütün hâllerinde ilim, edeb ve takvâ üzere olasın. Selef-i sâlihînin eserlerini oku, izlerinden yürü. Ehl-i Sünnet ve’l-cemâat çizgisinden ayrılma. Fıkıh ve hadis öğren, câhil sûfîlerden uzak dur… Şöhretten uzak dur, çünkü şöhret âfettir. Dergâh kurma ve dergâhlarda oturma. Semâ ve mûsikîye kapılma, çünkü onun fazlası kalbi öldürür… Dışını süslemeye çok önem verme, çünkü dışa fazla özen göstermek, için haraplığındandır. Dünya ve dünyacılara meyletme. Dâimâ elbisen sâde, yoldaşın derviş, sermâyen fıkıh ki- tapları, evin mescid, dostun Allah Teâlâ olsun!”36
Abdülâlik Gucdüvânî’den sonra Hâcegân tarikatı Buhara civarında Ârif Rîv- gerî, Mahmûd Encîrfağnevî, Ali Râmîtenî, Muhammed Baba Semâsî ve Emîr Külâl ile devam etmiştir. Emîr Külâl’e intisap ederek tasavvufî eğitimini tamam- layan Bahâeddin Nakşbend, son zamanlarda Abdülhâlik Gucdüvânî’nin pren- siplerinden uzaklaşmaya başlayıp cehrî (sesli) zikir, halvet ve semâ gibi uygula- maları benimseyen Hâcegân yolunu tekrar Gucdüvânî’nin prensiplerine çevir- mek sûretiyle tarikatın unutulmaya yüz tutan prensiplerini ihyâ etmiş ve bu tasavvufî içtihadı sebebiyle zamanla tarikatın kurucusu olarak telakkî edilmiştir.
Gençliğinde babasının mesleği olan nakışçılıkla meşgul olduğu için “Nakş- bend”37 lakabını aldığı anlaşılan Hâce Bahâeddin Nakşbend mürîdlerine dînî kâidelere uymayı, takvâyı, ruhsatla değil azîmetle amel etmeyi ısrarla tavsiye eder ve velîlik derecelerine bu şekilde ulaşılabileceğini söylerdi. Tarikatını, Hz. Peygamber’in sünnetine ve ashâbının sözlerine tâbi olmak diye özetlemekteydi. İlme ve âlimlere karşı son derece saygılı idi. Bu yüzden birçok âlim kendisine intisap etmişti. İyi bir hadis eğitimi gördüğü için sohbetlerinde bazen hadisleri izah eder, tasavvufî şerhler yapardı. Arapça, Türkçe ve Farsçaya vâkıftı.
Mürîdlerine riyâzatı (aşırı perhizi) emretmez, az yemenin ve çok ibâdetin öneminden pek bahsetmezdi. Hatta çok riyâzat yapan bir mürîdine bol ve güzel bir yemek yeyip sabah namazına kadar rahatça uyumasını emrettiği bilinmekte- dir. Nâfile oruç tutan mürîdi Ya‘kûb Çerhî’ye de orucunu bozup yemesini tav- siye etmiş ve: “Nefsin arzularına hâkim olma konusunda yemek, oruç tutmak- tan daha iyidir, biz bunu tecrübe ettik” demişti38. Çünkü o, riyâzat ve perhiz sonucu oluşan hallere îtimâd etmiyordu39.
El emeği ile çalışıp kazanmaya çok önem verir, arpa, burçak ve kayısı yetişti- rerek zirâatla geçimini temin ederdi40. Onun prensibi dünyevi işlerde çalışıp kazanmak ve kimseye yük olmamak, ancak çalışırken Hak Teâlâ’dan da gâfil olmamaktı. Hâce Bahâeddîn melâmet neş’esine sahip olduğu için muayyen bir kıyafete önem vermezdi. Belli bir kisvesi olmadığı gibi mürîdlerine de belli bir tarzda giyinmeyi emretmezdi. Sadece keçeden bir takkesinin olduğu ve bunu da bir fakire verdiği bilinmektedir. Kerâmet konusunda şöyle dediği nakledilmek- tedir: “Bir kimse bir bahçeye girse ve her ağaç ile yaprağın ey Allah’ın velîsi diye seslendiğini duysa, zahir ve bâtıni o sese hiç iltifat etmemeli, aksine kulluktaki çabası artmalıdır”41.
Hâce Bahâeddîn’in şu sözleri, mürîdlerinin tasavvufî eğitiminde izlediği yolu gös- termesi açısından dikkat çekicidir: “Biz mürîdi dilersek cezbe, dilersek sülûk yoluyla terbiye ederiz. Bu bizim elimizdedir. Sohbetimize gelenlerden bazılarının gönlünde muhabbet tohumu vardır. Ama dünyevi alâkalar yüzünden gelişip büyüyememiştir. Bizim vazifemiz o alâkaları temizlemektir. Bazılarının ise gönlünde muhabbet tohu- mu yoktur. Burada bizim vazifemiz tohum oluşturmaktır”42.
3.Rabîulevvel 791 (1 Mart 1389) tarihinde vefat eden Bahâeddin Nakşbend, (bugün Özbekistan’da bir şehir olan) Buhara’nın Kasr-ı Ârifân köyüne defne- dilmiştir. Geride yazılı bir eser bırakmamış ise de, Muhammed Pârsâ ve Alâed- din Attâr gibi iki önemli halife bırakmıştır. Bunlardan Muhammed Pârsâ daha ziyade eser telifi ve medrese usûlü talebe yetiştirmekle meşgul olmuş, tarikat yolunu ise Alâeddin Attâr devam ettirmiştir. Alâeddin Attâr’ın (ö. 802/1400) da yazılı bir eser bırakmadığı, ancak Bahâeddin Nakşbend’in menkıbelerinin derlenip yazılmasını teşvik ettiği anlaşılmaktadır. Attâr’ın kabri, bugün Özbekis- tan’ın Denov diye anılan şehrindedir.
Alâeddin Attâr’ın iki önemli halifesi vardı: Nizâmeddin Hâmûş ve Ya‘kûb Çerhî. Nizâmeddin Hâmûş, Sa‘deddin Kâşgarî’ye, o da Alâeddin Âbîzî ve Ab- durrahman Câmî’ye icâzet vermiştir. Abdurrahman Câmî birçok dînî, tasavvufî ve edebî eser kaleme almış meşhur bir âlimdir. En tanınmış eserlerinden biri, sûfîlerin söz ve menkıbelerine dâir Farsça bir eser olan Nefahâtü’l-üns’tür. Oğlu Ziyâeddîn Yûsuf adına 897 (1492) senesinde yazdığı el-Fevâidü’z-Zıyâiyye adlı el-Kâfiye şerhi, medreselerde Molla Câmî adıyla Arap gramerinin en önemli eserlerinden biri olarak asırlarca okutulmuştur. Çağatay edebiyatının ünlü sîmâsı Ali Şîr Nevâî de bir şiirinde Abdurrahman Câmî’ye mürid olduğunu ifade etmiştir. Ali Şîr Nevâî yazdığı eserlerle Çağatay Türkçesi ve edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamıştır. Abdurrahman Câmî’nin şeyhi Sa‘deddin Kâşgarî ile Herat’a taşınmış olan bu Nakşbendî kolu, Safevîler’in Herat’ı işgali neticesinde başka bölgelere dağılmak zorunda kalmış ve zamanla tarihe karışmıştır.
Alâeddin Attâr’ın diğer halifesi olan Ya‘kûb Çerhî hem âlim, hem de sûfî idi. Fâtiha ile Kur’ân’ın son iki cüzü üzerine yazdığı ve Tefsîr-i Ya‘kûb-i Çerhî adıy- la anılan Farsça eseri birçok defa neşredilmiştir. Risâle-i Ünsiyye ve Risâle-i Abdâliyye gibi Farsça eserleri de olan Ya‘kûb Çerhî’nin tasavvuf anlayışında ricâl-i gayb konusunun da önemli bir yeri vardı. Kabri bugün Tacikistan’ın başkenti Duşanbe yakınlarında olan Ya‘kûb Çerhî’nin (ö. 851/1447) en önemli halifesi Ubeydullah Ahrâr’dır.Ubeydullah Ahrâr, Nakşbendiyye tarikatının yayılmasında önemli katkıları olan bir zâttır43. Taşkent’te doğup Semerkant’ta vefat eden Ubeydullah Ahrâr Timurlular hânedânından bazı idârecilerle iyi ilişkiler kurmuş, Risâle-i Vâlidiy- ye, Fıkarât ve Şerh-i Havrâiyye gibi bazı Farsça eserler kaleme almış, ayrıca bir- çok mürid yetiştirmiştir. Gençliğinde Semerkant’ta bazı hastalara bakıcılık yapmış, onlardaki bulaşıcı hastalık kendisine geçmesine rağmen hizmetten geri durmamıştı. Herat’a geldiği zaman halka hizmet etme düşüncesiyle bazı günler hamamda ücretsiz olarak insanları keseleyen Ahrâr, insanların sevgisini kazanıp gönüllerini hoş etmenin, nafile ibâdetlerden, zikir ve murâkabeden daha üstün olduğunu düşünmekteydi44. Hiç parasının olmadığı günlerde kendisinden yiye- cek isteyen bir dilenciyi boş çevirmemek için sarığını lokantacıya uzatıp: “Al bunu, bulaşık bezi yaparsın, şu fakire yiyecek ver”, diyebilmişti45. Hayatının sonraki safhalarında ekonomik yönden rahatlayan Ahrâr, halk yararına birçok vakıf eseri yapmış, ayrıca halkın vergi yükünü hafifletmek için kendisi gerekenden fazla vergi vererek cömert ve yardımsever bir insan olduğunu göstermişti.
Padişahlarla temasa geçmesinin sebebini, “halkı onların zulmünden koru- mak” diye açıklayan Ahrâr, birçok defa savaşın eşiğine gelen mîrzâları (beyleri) barıştırarak halkı önemli fâcialardan korumuştu. hrâr, vahdet-i vücûd düşüncesini benimsemiş bir sûfî idi. Fıkarât adlı ese- rini de bu neş’e ile kaleme almıştı. Bu eserin bir yerinde şöyle diyordu: “Sâlik, kelime-i tevhîd zikrine devam edip tasavvuf yolunda ilerledikçe, önce Lâ ma‘bûde illellâh: Allah’tan başka ibâdet edilecek (ilah) yoktur, sonra Lâ maksûde illallâh: Allah’tan başka yönelinecek ve arzu edilecek bir şey yoktur, daha sonra da Lâ mevcûde illallâh: Allah’tan başka varlık yoktur, duygu ve dü- şüncesine ulaşır”46. Bununla birlikte Hâce Ahrâr’ın şöyle dediği de nekledilir: “Ene’l-Hak demek kolay, eneyi (nefsi) kırmak ve ondan uzaklaşmak zordur”47.
Ubeydullah Ahrâr’ın Timurlular’dan Sultan Ebû Sa‘îd ve oğlu Sultan Ah- med Mîrzâ ile olan dostluğu, Ahrâr’ın neslinden gelen şahısların, siyâsî rakip olan Özbekler’den (Şeybânîler’den) ziyâde Timurlular’ın devamı mâhiyetinde olan Bâbürlüler’e yakınlık göstermelerine sebep olmuş, bu sebeple Hoca Ahrâr’ın neslinden birçok kişi Bâbürlüler’in ülkesi olan Hindistan’a göç edip Ahrâriyye kolunu o bölgede yaymışlardır. Ancak Ahrâr’ın büyük oğlu Hâcekâ lakablı Muhammed Abdullah’ın oğulları ve halifeleri ile devam eden bu kol fazla etkin olamamış ve zamanla tarihe karışmıştır.
Ubeydullah Ahrâr’ın Orta Asya’da iki önemli halifesi vardı: Muhammed Kâdî Semerkantî ve Muhammed Zâhid Vahşıvârî. Muhammed Kâdî Semer- kantî (ö. 921/1515) şeyhi Ubeydullah Ahrâr’dan dinlediklerini Silsiletü’l-ârifîn ve tezkiretü’s-sıddîkîn isimli Farsça eserinde derlemiştir. Bu eser, Hoca Ahrâr’ın dâmâdı Mîr Abdülevvel’in aynı konudaki Mesmûât isimli eseri ile, Fahreddin Ali b. Hüseyin Safî’nin (ö. 939/1532) Reşehât-ı Aynü’l-hayât isimli eseri için önemli bir kaynak olmuştur.
Muhammed Kâdî’nın en önemli halifesi Mahdûm-i A‘zam lakaplı Ahmed Kâsânî’dir (ö. 949/1542). Çok sayıda Farsça tasavvufî eser yazan ve hayatı hak- kında birçok menâkıbnâme kaleme alınan Ahmed Kâsânî Semerkant’ın Dehbîd köyünde vefat etmiş48 ve kendisinden sonra Nakşbendiyye’nin Kâsâniyye veya Dehbîdiyye diye anılan kolu Orta Asya ve Doğu Türkistan’da hızla yayılmıştır.
a.Nakşbendiyye-Kâsâniyye (Dehbîdiyye):
Mahdûm-i A‘zam diye bilinen Hâcegî Ahmed Kâsânî’nin faaliyetleri ile özel- likle Fergana, Semerkant ve Buhara’da temelleri atılan tarikat, Kâsânî’nin vefâtından sonra halîfeleri yoluyla gerek Orta Asya’da, gerekse Doğu Türkistan, Kuzey Hindistan, Belh, Şam, ve İstanbul’da yayılma imkânı bulmuştur. XVI. asırda Kâsâniyye’nin yükselişi ve şehirlerdeki etkinliği, Orta Asya’da Kübreviyye ile Yeseviyye’nin zayıflamasına yol açmış, hattâ bu yükseliş, diğer bazı Nakş- bendî kollarını da etkilemiş ve ancak küçük kasabalarda tutunabilme imkânı vermiştir.
Ahmed Kâsânî’den sonra tarikat genel olarak Kâsâniyye ya da Dehbîdiyye adıyla anılmış ve farklı alt kollarla yayılmaya devam etmiştir. Bu alt kolları, İshâkıyye, Âfâkıyye, Cûybâriyye ve diğer Kâsânîler diye gruplandırmak mümkündür.
İshâkıyye (Karadağlık Hâceleri): Ahmed Kâsânî’nin halîfelerinden Mevlânâ Lütfullah Çûstî (ö: 979/1571-2) ile başlayan alt koldur. Mevlânâ Lütfullah, Fergana Vâdisi’ndeki Ahsîket’in Çûst köyünde doğmuş, Semerkant’ta tahsil görürken Ubeydullah Ahrâr’ın halîfelerinden Muhammed Kâdî’ye (ö. 921/1515) intisab etmiş, onun vefatından sonra da Ahmed Kâsânî’ye bağlan- mıştı. Kâsânî’nin vefatından sonra halîfesi olarak Semerkant’ta irşâda başlayan Lütfullah, Kübrevîler’le tartıştığı için dönemin idârecisi Ebû Saîd Hân’a farklı ifâdelerle şikâyet edilmiş, Han da onu cezalandırmıştı. Bu olaydan sonra mem- leketi Çûst’a dönüp orada vefât eden Lütfullah’ın söz ve menkıbeleri Menâkıb-ı Mevlânâ Lütfullâh ve Sirâcü’s-sâlikîn adlı eserlerde toplanmıştır49.
Mevlânâ Lütfullah’ın yerine geçen Hâce İshâk Dehbîdî (ö. 1008/1599- 1600) Ahmed Kâsânî’nin oğlu idi. Sülûkünü Mevlânâ Lütfullah’ta tamamladık- tan sonra Doğu Türkiskan’a gitmiş, Kaşgar valisi Muhammed Han (ö. 1018/1609) da dâhil olmak üzere birçok mürid edinmişti. Yârkend, Kâşgar, Hoten ve Aksu’da en az oniki sene İslâm’ı ve Nakşbendîliği yaydıktan sonra asıl memleketi olan Semerkant’a dönüp orada vefat eden Hâce İshâk’a nisbetle Kâsâniyye’nin bu koluna İshâkıyye ya da Karadağlık Hâceleri adı verilmiştir. Hayatı hakkında Muhammed Avaz (ö. 1012/1603) tarafından Ziyâü’l-kulûb adında bir eser kaleme alınmıştır50.
Hâce İshâk vefatından önce oğlu Şâdî’yi Yârkend’e halîfe olarak tayin etmiş- ti. Sonraki yıllarda bu kolun önde gelen isimlerinden Dânyâl ve Şuayb siyasî entrikalar yüzünden Keşmir’e kaçmak zorunda kalmışlar ve bu kola mensub birçok kişi öldürülmüştü. Bir süre sonra 1132 (1720)’lerde Dânyâl Doğu Türkistan’a yönetici oldu. Onun vefatından sonra bölgedeki şehirler oğulları ara- sında taksim edilmiş ve bundan sonra İshâkıyye’nin tasavvufî değil siyâsî yönleri ön plana çıkmıştır. Muhammed Sâdık Kâşgarî’nin Tezkire-i Azîzân ve Şâh Mahmûd b. Mîrzâ Fâzıl Çurâs’ın Enîsü’t-tâlibîn adlı eserlerinde bu kola men- sub kişiler teferruatıyla anlatır51.
Âfâkıyye (Akdağlık Hâceleri): Ahmed Kâsânî’nin oğlu ve halifelerinden biri olan “Hâce Kelân” lakaplı Muhammed Emîn Dehbîdî (1006/1597-8) ile başla- yan alt koldur. Ahmed Kâsânî, Hâce Kelân’ı yerine postnişîn olarak bırakmıştı. Ancak o, kendisini bu işe lâyık görmediği için babasının halifelerinden Muhammed İslâm Cûybârî’ye gidip intisâb etti. Yirmi veya yirmi iki yıl onun soh- betinde bulunduktan sonra icâzet alıp Dehbîd’e döndü ve irşâda başladı. Hâce İshâk dışında Kâsânî’nin tüm oğulları ona intisâb etti. Hâce Kelân Dehbîd’de vefat ederken iki önemli halife bıraktı. Bunlar Muhammed Cân Karamânî (ö. 1050/1640-1) ve kendi oğlu Hâce Hâşim Dehbîdî (ö. 1046/1636)’dir. Hâce Kelân’ın diğer oğlu Yusuf (ö. 1062/1652-3) ağabeyi Hâce Hâşim’den irşad icâzeti alıp oğlu Âfâk Hâce (ö. 1105/1693-4) ile Kaşgar’a gitti ve bölgenin idârecisi Abdullah Hân’ın oğlu Yulbârs’tan büyük ilgi gördü. Yusuf’un vefatın- dan sonra bu kolun liderliğini oğlu Hidâyetullah Âfâk Hâce (Appak Hoca) üstlendi. 1678’de Kalmuklar’ın desteği ile Kaşgar valisi olan Âfak Hâce’den sonra iktidârı oğulları Yahya ve Mehdî devam ettirmiş iseler de, onun tarikatını önde gelen iki halifesi sürdürmüşlerdir. Bunlar Ma-Tai Baba ve Mevlânâ Azhar Kâşgarî’dir. Ma-Tai Baba ve halifesi Ma-Lai çih (ö. 1753) tarikatın Çin ve özel- likle Tibet’te yayılmasını temin etmişlerdir. Bu kol bugün hâlâ etkindir. Mevlânâ Azhar Kâşgarî ise İstanbul’a gelip Eyüp’teki Kâşgarî tekkesinin ilk şeyhi olan Abdullah Nidâî Kâşgarî (ö. 1174/1760-1)’nin şeyhidir. Hidâyetullah Âfak Hâce ve müridleri hakkında Hâlüddîn Kâtib Yârkendî’nin Hidâyetnâme ve Muhammed Sâdık Yârkendî’nin Mecmûatü’l-muhakkıkîn adlı eserlerinde bilgi bulmak mümkündür52.
Cûybâriyye: Ahmed Kâsânî’nin halifelerinden Muhammed İslâm Cûybârî (ö. 971/1563) ile başlayan alt koldur. Cûybârî önce Muhammed Kâdî’ye, onun vefatından sonra da Ahmed Kâsânî’ye intisâb edip on iki sene hizmet etti ve halifesi oldu. Tarikatı Buhara civarında yayan Cûybârî, varlıklı bir âileye mensubtu. Birçok halifesi olan Cûybârî, vefat ederken yerine oğlu Hâce Kelân diye bilinen Hâce Sa‘d’ı (ö. 997/1589) tayin etti. Gerek Muhammed İslâm Cûybârî ve gerekse Hâce Sa‘d, Şeybânîler’den İskender Hân’ın oğlu Abdullah Hân (ö. 1006/1597-8) ile yakın ilişkiler kurdular. Bedreddîn Keşmîrî’nin Ravzatü’r-rızvân adlı eserinde Cûybârî, Mu- hammed Tâlib’in Matlabu’t-tâlibîn adlı eserlerinde ise hem Cûybârî hem de oğulları hakkında geniş bilgiler bulunmaktadır53. Muhammed İslâm Cûybârî’nin önde gelen halifelerinden biri de Emîr Yu- nus Muhammed Sûfî’dir (ö. 961/1554). Buhara’da şeyhinden icâzet alıp Merv’e gitmiş ve orada tarikatı yaymıştır. Merv valisi Pâyende Muhammed Sultân da onun müridlerinden olmuştur. Menkıbeleri, Bedreddîn Keşmîrî’nin Sirâcü’s- sâlihîn adlı eseriyle günümüze ulaşmıştır54.
Giriş to leave a comment